ALLAH SEVGİSİ VE ALLAH
KORKUSU
İman
eden bir kişi, bütün kalbiyle sevmesi, yakınlaşması, bağlanması gereken
varlığın Allah olduğunu bilir. Çünkü Allah kendisini yoktan var etmiş,
bedenini, aklını, şuurunu, imanını ve sahip olduğu bütün herşeyi kendisine vermiştir.
Bütün ihtiyaçlarını karşılamıştır ve halen de karşılamaktadır. Kendisi için bu
dünyada sayısız nimetler yaratmıştır. Dahası, kendisine iman ettiği ve itaat
ettiği takdirde, onu, hem dünyada hem de ahirette çok büyük ve sonsuz bir
nimetle, kendinden bir sevgi ve hoşnutlukla müjdelemektedir. Bütün bunları da
yalnızca kendisinden bir rahmet ve lütuf olarak karşılıksız bir şekilde
vermektedir. O halde gerçek anlamda, herkesten çok sevilmeye, bağlanılmaya
layık olan yalnızca Allah'tır.
Sevginin
oluşmasındaki sebeplerden biri de sevilen kimsedeki üstün ve güzel özelliklere
karşı duyulan ilgi ve hayranlıktır. Bu ilgi ve hayranlık karşı taraftan da
karşılık gördüğünde aradaki ilişki kuvvetli bir sevgi bağına dönüşür. Ancak
burada önemli olan nokta, üstünlük ve güzelliğin gerçek sahibini bulmak ve
ilgi, sevgi ve hayranlık hislerini ona yöneltmektir. O da yine, bütün
güzelliklerin, üstün ve yüce sıfatların kaynağı, sahibi olan Allah'tır. O'nun
yarattıklarının sahipmiş gibi göründükleri üstün sıfatlar ise yalnızca Allah'ın
sonsuz sıfatlarının çok küçük birer yansımasıdırlar ve gerçekte Allah'a
aittirler. Allah'ın kulları üzerinde tecelli etmekte, yani görünmektedirler.
Bütün
bunlardan dolayı sevgi ancak Allah'ın zatına duyulur. İnsanın bir kimseyi veya
bir eşyayı, Allah'tan bağımsız, müstakil bir varlık olarak görüp de Allah'ı
sever gibi sevmesi ise, onun şirk koştuğunun en belirgin alametlerinden
birisidir. Ayette şöyle bildirilmektedir:
İnsanlar
içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları),
Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a
olan sevgileri daha güçlüdür... (Bakara Suresi, 165)
Ayette
bildirildiği gibi, insanların bir kısmı Allah'a ortak koşmakta ve diğer
varlıkları Allah'ı severcesine sevmektedirler (Allah'ı tenzih ederiz). Müminler
ise, hiçbir insanın, maddenin ya da canlının gerçekte kendine ait bir gücü ya
da güzelliği olmadığını bilirler. Bunların hepsini, sahip oldukları tüm
özelliklerle birlikte yoktan yaratan ancak Allah'tır. Hiçbir canlı kendi güzelliğini
tasarlayıp meydana getiremez. Bir insanın yüzündeki güzelliği ya da bir
hayvanın sahip olduğu sevimliliği belli bir ömürle yaratan ve ecelleri
geldiğinde hepsini yok edecek olan Allah'tır; her güzellik yalnızca Allah'ın
hakimiyetindedir. İşte bu nedenle mümin, karşılaştığı tüm güzellikleri,
insanları, hayvanları, doğayı Allah'ın yarattığını bilerek sever. Dolayısıyla
asıl sevgisi, tüm bu güzellikleri ona veren ve herşeyin sahibi olan Allah'a
yöneliktir. Allah’ın yarattıklarını sadece Allah için sevmeliyiz.
Allah
aşkı insana müthiş bir enerji ve canlılık verir.Bu durumdan hiç ayrılmamak
gerekir.O ruhla yaşamak lazımdır.Allah’a derin bir teslimiyetin üstünde durmak
lazımdır.Allah korkusunun çok üstünde durmak lazım.Bunun dışında da Kuran’a tam
tabi olmak vardır.Bunun dışında rahatsız olacağınız,tedirgin olacağınız bir şey
yoktur.Tevekkül edip Allah’a teslim olmak lazım.Bazı insanlar ruhlarındaki
sevgiyi öldürmüş durumdadırlar.O ruhlarındaki ölüyü diriltmeleri lazımdır.Asıl
konu Allah aşkının ve Allah korkusunun insanı kaplamasıdır.Allah aşkına kavuşan
insan dünyanın bütün güzelliklerine de kavuşur,ahiretin de bütün güzelliklerine
kavuşur.Allah’ın rızasını kazandıktan sonra insanın aklı Allah’ın aklına
bağlanmış oluyor.Artık o insanı Allah yönetir.Yani o insan şeytanın
kontrolünden çıkar.Kalbini ve gönlünü tam Allah’a teslim eden artık Allah’ın
yönetimine tam geçmiş demektir.Böyle bir insan sürekli derinliği,mutluluğu ve
güzelliği yaşar.İnsanların bir tane aşkı olur.Ya Allah’a aşık olunur,ya dünyaya
aşık olunur.Bir insan dünyaya aşıksa aklı gitti demektir.Dünyayı Allah aşkıyla
sevmemiz gerekir.Allah’ı sevdiğimiz için,Allah rızası için dünyayı
sevmeliyiz.Allah sevgisinde insanda bir aşık elektriği oluşur.İnsanın hücreleri
Allah’ı tanır ve Allah’ı severler.Allah’ı sevdiğinde de o hücre çok canlı olur,
çok sıhhatli olur.Allah aşkıyla vücudun bütün hücreleri bayram ederler.Çok
açılırlar.Yani kul Allah’ı sevdikçe vücudun bütün hücreleri huzur ve rahatlık
içinde olurlar.O yüzdende Allah’ın izniyle sağlıklı ve sıhhatli
olurlar.Sevginin,şefkatin,saygının,derin Allah korkusunun,derin Allah
sevgisinin olmadığı her hareket başarısız olur.Bir hareketin başarılı olması
için mutlaka derin Allah sevgisi ve derin Allah korkusu taşıması gerekir ve
muhabbet ve coşkulu bir müslüman sevgisi taşıması gerekir.
Allah
korkusu, bir insan için hem imanının çok keskin bir göstergesi hem de onun
ebedi hayatını belirleyecek çok önemli bir özelliktir. İnsan, ancak ve ancak
Allah'tan korkup sakınırsa kurtulacaktır.
Hesap
günü yaşanacak olayları düşünüp de korkuya kapılmamak ise mümkün değildir.
Fakat bu korku yalnızca iman edenlere özgü bir korkudur. Çünkü Allah'ın pek çok
ayetinde tarif ettiği imtihan ortamının, yazıcıların, şahitlerin ve herkesin
bir araya getirilip toplanacağı hesap gününün kesin birer gerçek olduğuna ancak
müminler kayıtsız şartsız inanırlar ve kötü bir sonla karşılaşmaktan korkarlar.
Sizin
de yaptığınız herşey, an ve an kayda geçiyor; bunları okuduğunuz an da buna
dahil. Hızla Allah'a hesap vereceğiniz güne doğru yaklaşıyorsunuz. Ve o gün
geldiğinde yanınızda getireceğiniz en değerli şey Allah korkusu olacaktır:
...
Azık edinin, şüphesiz azığın en hayırlısı takva (Allah korkusu) dır. Ey temiz
akıl sahipleri, benden korkup-sakının. (Bakara Suresi, 197)
Allah
korkusu elde edilmesi zor olan, birtakım aşamalardan geçerek kazanılacak bir
his değildir. Aksine şuuru açık, düşünen her insanın aksi mümkün olmayacak
şekilde derinden hissettiği bir duygudur. Bir insanın gerçek Allah korkusunu
elde edebilmesi için samimi tek bir tefekkürü bile yeterli olabilir. Yalnızca
bir an ölümü, ölümden sonra karşılaşacaklarını düşünüp, Allah'a karşı saygı
dolu bir korku hissedebilir. Bu, tamamen insanın düşünmesine ve aklını
kullanmasına bağlıdır.
Müminin
Allah korkusu başka hiçbir korkuya benzemeyen, son derece içli ve saygı dolu
bir korkudur. Bu korku diğer korkular gibi insana sıkıntı ve azap veren bir
korku türü değildir. Tam tersine, insana kulluğunu ve aczini hatırlatan, onun
aklını ve şuurunu açıp geliştiren, insanı çok üstün bir ahlak seviyesine
ulaştıran bir korkudur.
Bu
korku müminin ahirete olan özlemini artıran, ümit ve şevkini körükleyen bir
korkudur. Allah korkusu, müminin Allah'a olan yakınlığını ve sevgisini kat kat
artıran, ona büyük manevi hazlar yaşatan asil bir duygudur. Kuran'da iman
edenlerin taşıdıkları bu içli ve saygı dolu korkudan pek çok ayette bahsedilir:
Gerçek
şu ki, Rablerinden gayb ile (O'nu görmedikleri halde) içleri
titreyerek-korkanlara gelince; onlar için bir bağışlanma ve büyük bir ecir
vardır. (Mülk Suresi, 12)
...
Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar. (Rad Suresi, 21)
Görmediği
halde Rahman'a karşı 'içi titreyerek korku duyan' ve 'içten Allah'a yönelmiş'
bir kalb ile gelen içindir. (Kaf Suresi, 33)
Ki
onlar (o peygamberler) Allah'ın risaletini tebliğ edenler, O'ndan içleri
titreyerek-korkanlar ve Allah'ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap
görücü olarak Allah yeter. (Ahzab Suresi, 39)
Allah
korkusu müminleri ruhen zenginleştiren, onları cennete layık bir duyarlılığa
eriştiren, son derece ince hikmetlerle donatılmış asil bir duygudur; ebedi
mükafat ve mutluluğun anahtarıdır.
Elbette
ki Allah'ı hakkıyla takdir edebilmek için Kuran ayetlerini çok iyi bilmek
gerektiği gibi, O'nun dış dünyadaki ayetlerini —delillerini— de iyi bilip
tanımak şarttır. En küçük bir atomdan ya da bir canlı hücresinden dev
yıldızlara hatta galaksilere kadar Allah'ın sayısız yaratılış delilleri
hakkında detaylı bilgi sahibi olmak insanın Allah korkusunu artırır. Çünkü
bunları bilmek kişinin, Allah'ın yarattığı şeylerde tecelli eden sonsuz aklına,
gücüne, ilmine çok daha yakından şahit olmasını, Allah'ın kudretini, diğer
insanlara göre, çok daha fazla takdir edebilmesini sağlar. Bu da O'na karşı
duyduğu korku ve haşyetin kat kat artmasına vesile olur. İşte Allah bu sırrı
bir ayetinde şöyle açıklar:
...
Kulları içinde ise Allah'tan ancak alim olanlar 'içleri titreyerek-korkar'.
Şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 28)
Insan
sahip olduğu herşeyi, aldığı her nefesi, yaşadığı her anı Allah'a borçludur.
İşte müminler bu gerçeklerin farkında olduklarından Allah'tan, Allah'ın
sınırlarını aşmaktan daimi bir korku duyarlar.
Allah'tan
korkan kişi, sadakat, vefa, doğruluk, dürüstlük, samimiyet gibi tüm güzel
ahlaka ait tavırları gösterir. Kuran'ın birçok yerinde bu üstün ahlak
özelliklerini sergileyen müminlerden bahsedilir. Gerçekte, tüm insanların
özlemini duyduğu insan modeli de budur. Fakat, Allah korkusu olmadığı takdirde
bir insanda bu özelliklerin gerçek anlamda ve devamlı bulunması asla mümkün
değildir. Çünkü Allah'tan korkmayan bir kişi kendi menfaatleriyle çatıştığı
anda Kuran ahlakını değil, çıkarlarının gerektirdiği davranış biçimini
benimseyecektir. Allah'tan, O'na hesap vermekten, cehenneme girip kötü
davranışlarının karşılığını görmekten korkmadığı için böyle davranmasını
engelleyen bir endişesi yoktur.
Allah'a
karşı derin bir haşyet duyan kişi, insanların arasında bulunduğu zaman da,
kimsenin görmediği ortamlarda da Allah'a karşı gelmekten aynı titizlikle
sakınır. Çünkü bir kötülüğü, ister herkesin içinde isterse yalnız başına
yapsın, ister açığa vursun isterse saklasın, Allah'ın bunu
bileceğini, Allah'ın açığı da gizliyi de gizlinin gizlisini de bildiğini ve
kendisini tümünden sorguya çekeceğini bilir. Bu konudaki samimiyetinin Allah
tarafından deneneceğini ve imtihan kastıyla kendisine çeşitli fırsatlar,
uygun ortamlar yaratılacağını da bilir. Allah bir ayetinde müminlere şöyle
emretmiştir:
Günahın
açıkta olanını da, gizlisini de terk edin. Çünkü günahı kazananlar,
yüklenegeldikleri nedeniyle karşılık göreceklerdir. (Enam Suresi, 120)
Elbette ki bir insanın Allah katındaki üstünlüğü, Allah'ı gereği gibi takdir
ettiği, Allah'ın razı olduğu hayırlı işlerde bulunduğu, Kuran'ın hükümlerini
yerine getirdiği, Allah'ın beğendiği ahlakı üzerinde taşıdığı, samimi ve
ihlaslı olduğu oranda olacaktır. Allah'a yakınlaştıran tüm bu özelliklere de
Allah'tan korkup sakındığı ölçüde sahip olabilir. İşte bu nedenle kişinin
kalbinde taşıdığı Allah korkusunun derecesi onun Allah katındaki üstünlük
derecesinin de bir göstergesidir.
Ey
iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir
nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah
büyük fazl sahibidir. (Enfal Suresi, 29)
Doğruyu
yanlıştan ayıran bir nur, mümine verilen akletme yeteneğidir ve kuşkusuz insana
dünyada verilebilecek en büyük ve en değerli nimetlerdendir.
Doğruyu
yanlıştan ayırabilen bir akla sahip olan insanın her sözü, her tavrı, aldığı
her karar, verdiği her tepki isabetlidir. Allah'ın doğrularına uygundur. İyiyle
kötüyü derhal ayırt edebildiği için Allah'tan korkan bir insan, her işinde
Allah'ın rızasına uygun hareket eder. Kararsızlık, çözümsüzlük, tereddüt,
vesvese, aklının karışması gibi sorunları olmaz. Bunun tam tersi yani insanın
böyle bir yetenekten mahrum olması ise dünyada da ahirette de kendisini helaka
sürükleyecek bir eksikliktir.
Ey
iman edenler, Allah'tan sakınıp-korkun ve O'nun elçisine iman edin, size kendi
rahmetinden iki kat (güzel karşılık) versin. Size kendisiyle yürüyeceğiniz bir
nur kılsın ve size mağfiret etsin. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
(Hadid Suresi, 28)
Allah
Kuran'da, Kendisi'nden korkup sakınarak hareket eden kullarını hem dünyada hem
de ahirette maddi manevi nimetlerinin içinde yaşatacağını vaat eder. Çünkü
ayetin ifadesiyle, "Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan razı
olmuşlar"dır.
Allah
korkusu ve rızası taşımayan bir kimsenin ibadetleri hiçbir zaman gerektiği gibi
ihlaslı ve samimi olamaz. Yaptığı işlerin, ibadetlerin altında her zaman
gösteriş, büyüklenme, başkalarının rızasını arama, rekabet hissi gibi çarpık
niyet ve arayışlar bulunur. Bu yüzden hayatı boyunca yaptığı tüm işler –tevbe
edip Allah'a yönelmezse- boşa gitmiş olur.
Dünyada
hayatları boyunca cenneti kaybetmekten, sonsuz cehennem azabına uğramaktan
korkarak, Allah'a karşı gelmekten sakınmış olan müminler, Allah'ın korkup
sakınanlara vaat ettiği mükafata kavuşmuşlardır. Artık, ebedi yurtlarına girmek
üzere sevk edilirler:
Rablerinden
korkup-sakınanlar da, cennete bölük bölük sevkedildiler. Sonunda oraya
geldikleri zaman, kapıları açıldı ve onlara (cennetin) bekçileri dedi ki:
"Selam üzerinizde olsun, hoş ve temiz geldiniz. Ebedi kalıcılar olarak ona
girin." (Onlar da) Dediler ki: "Bize olan vaadinde sadık kalan ve
bizi bu yere mirasçı kılan Allah'a hamd olsun ki, cennetten dilediğimiz yerde
konaklayabiliriz. (Salih) Amellerde bulunanların ecri ne güzeldir. (Zümer
Suresi, 73-74)
Bir
ayette de Allah'tan korkanların içinde yaşadıkları ebedi hayat ile Allah'tan
korkmayanların karşılaştıkları korkunç son şöyle karşılaştırılmıştır:
Takva
sahiplerine (Allah'tan korkanlara) va'dedilen cennetin misali (şudur): İçinde
bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet
veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için
meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir mağfiret vardır. Hiç (böyle
mükafaatlanan bir kişi), ateşin içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını
'parça parça koparan' kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu? (Muhammed
Suresi, 15)
Hiç
şüphesiz ki, vicdanlı bir kişinin yalnızca bu ayeti biraz tefekkür edip
zihninde canlandırması dahi, Allah'tan gücü yettiğince korkması için yeterli
olacaktır.
Unutmamak
gerekir ki insan acizlik içinde olan, Allah'a sonsuz derecede muhtaç bir
varlıktır. İmtihan ortamı içinde tüm zorluk ve sıkıntıları ancak Allah'a
dayanarak ve O'ndan güç alarak göğüsleyebilir. Ama aczini kabul etmeyen ve
Allah'tan korkmayanlar, gizli açık tüm bu azap ve belalarla baş etmek
durumundadırlar ki insan yaratılış olarak buna dayanabilecek güçte değildir. Bu
yüzden gerek dünyadaki, gerekse ahiretteki bela ve azaplardan kurtulmanın tek
yolu Allah'tan elinden geldiği kadar korkmak ve bu bilinçli tavır üzere bir
yaşam sürmektir.
Yalnızca
Allah'a yöneltilmesi gereken korku hissi O'nun yarattıklarına duyulduğunda bu
korku kişinin tüm tavır ve davranışlarını da etkileyerek kendisini son derece
aşağılık bir konuma sokar. Çünkü kendisinden gerçekten korkulmaya layık olan
tek varlık Allah'tır. Mutlak gücün sahibi O'dur, herşey O'nun dilemesi ve
kontrolü altındadır. Allah'ın bilgisi, ve izni dışında hiçbir şey
gerçekleşemez. O'nun dilemesi olmadıkça hiçbir şey insana zarar veremez. Dolayısıyla
Allah'tan başka korkup sakınılması gereken varlık yoktur.
Allah'tan
değil de başkalarından korkan insanlar, Allah'ın yarattıklarını Allah'tan
bağımsız bir güç ve irade sahibi olarak görürler. Allah'ı bırakıp O'nun
yarattıklarından medet umarlar. Bu beklentilerinin karşılığını hiçbir zaman
alamadıkları gibi ömürleri aşağılanarak ve ezilerek geçer. Allah'a kul olmakta
kibirlenen, büyüklenen bu insanlar aslında binlerce insanı razı etmeye
çalışırlar.
Allah
iman edenlere kesinlikle insanlardan korkmamalarını, yalnızca kendisinden
korkmalarını emretmiştir:
...
Öyleyse insanlardan korkmayın, benden korkun ve ayetlerimi az bir değere
karşılık satmayın... (Maide Suresi, 44)
...
Onlardan korkmayın, Benden korkun, üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım. Umulur
ki hidayete erersiniz. (Bakara Suresi, 150)
İşte
bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer
mü’minlerseniz, Ben’den korkun. (Al-i İmran Suresi, 175)
Kuran’da
Allah’tan korkulması emredilmektedir:
Ey insanlar, Rabbinizden korkup-sakının ve öyle bir günün azabından
çekinip-korkun ki, (o gün hiç) bir baba, çocuğu için bir karşılık veremez ve
(hiç)bir çocuk da babası için bir şeyi verebilecek (durumda) değildir. Şüphesiz
Allah'ın va'di haktır. Artık dünya hayatı sizi aldatmaya sürüklemesin ve
aldatıcı(lar) da sizi Allah ile aldatmasın. (Lokman Suresi, 33)
Ey iman edenler, Allah'tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine
baksın. Allah'tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
(Haşr Suresi, 18)
Ey iman edenler, Allah’tan sakınıp-korkun ve O’nun elçisine iman edin, size
kendi rahmetinden iki kat (güzel karşılık) versin. Size kendisiyle
yürüyeceğiniz bir nur kılsın ve size mağfiret etsin. Allah çok bağışlayandır,
çok esirgeyendir. (Hadid Suresi, 28)
Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki Allah, muhakkak ki korkup-sakınanlarla
beraberdir. (Bakara Suresi, 194)
Ey temiz akıl sahipleri, Benden korkup-sakının. (Bakara Suresi, 197)
Allah'tan korkup-sakının ve gerçekten bilin ki, siz O'na
döndürülüp-toplanacaksınız. (Bakara Suresi, 203)
Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki elbette O'na kavuşucusunuz. İman
edenlere müjde ver. (Bakara Suresi, 223)
Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah herşeyi bilendir. (Bakara
Suresi, 231)
Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görendir.
(Bakara Suresi, 233)
Ey insanlar sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her
ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yayan Rabbinizden korkup-sakının. (Nisa
Suresi, 1)
Allah'tan korkup-sakının. Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek
şiddetli olandır. (Maide Suresi, 2)
Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. (Maide
Suresi, 4)
Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, sinelerin özünde olanı bilendir.
(Maide Suresi, 7)
Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi
olandır. (Maide Suresi, 8)
Ve eğer inanıyorsanız, Allah'tan korkup-sakının. (Maide Suresi, 57)
Kendisi'ne inanmakta olduğunuz Allah'tan korkup-sakının. (Maide Suresi, 88)
O'na (götürülüp) toplanacağınız Allah'tan korkup-sakının. (Maide Suresi, 96)
Ey temiz akıl sahipleri, Allah'tan korkup-sakının. Umulur ki kurtuluşa
erersiniz. (Maide Suresi, 100)
Allah'tan korkup-sakının ve dinleyin. (Maide Suresi, 108)
Bu indirdiğimiz mübarek bir Kitap'tır. Şu halde ona uyun ve korkup-sakının.
Umulur ki esirgenirsiniz. (Enam Suresi, 155)
eğer mü'min iseniz Allah'tan korkup-sakının (Enfal Suresi, 1)
Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir."
(Enfal Suresi, 69)
Ey insanlar, Rabbinizden korkup-sakının, çünkü kıyamet saatinin sarsıntısı
büyük bir şeydir. (Hac Suresi, 1)
İşte sizin ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim; öyleyse
Benden korkup-sakının. (Muminun Suresi, 52)
Ey insanlar, Rabbinizden korkup-sakının… (Lokman Suresi, 33)
Allah'tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz. (Hucurat Suresi, 10)
Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok
esirgeyendir. (Hucurat Suresi, 12)
Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının (Tegabün
Suresi, 16)
Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakının ve (sizi) O’na (yaklaştıracak)
vesile arayın; O’nun yolunda cihad edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz. (Maide
Suresi, 35)
Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa öylece
korkup-sakının ve siz, ancak müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum
üzerinde) ölmeyin. (Al-i İmran Suresi, 102)
‘Gönülden katıksız bağlılar’ olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup-sakının,
dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın. (Rum Suresi, 31)
Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve doğru (sadık)larla birlikte olun.
(Tevbe Suresi, 119)
Ey iman edenler, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani bir
topluluk, size ellerini uzatmaya yeltenmişti de, (Allah,) onların ellerini
sizlerden geri püskürtmüştü. Allah’tan korkup-sakının. Mü’minler yalnızca
Allah’a tevekkül etmelidirler. (Maide Suresi, 11)
ALLAH
KORKUSUNUN İNSANA KAZANDIRDIKLARI
ALLAH
KATINDA ÜSTÜNLÜK
... Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, takvaca (Allah
korkusunda) en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.
(Hucurat Suresi, 13)
DOĞRUYU
YANLIŞTAN AYIRAN BİR NUR VE ANLAYIŞ
Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan
ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi
bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir. (Enfal Suresi, 29)
ALLAH'IN
RAHMETiNDEN İKİ KAT VERMESi
Ey iman edenler, Allah'tan sakınıp-korkun ve O'nun elçisine iman edin, size
kendi rahmetinden iki kat (güzel karşılık) versin. Size kendisiyle
yürüyeceğiniz bir nur kılsın ve size mağfiret etsin. Allah çok bağışlayandır,
çok esirgeyendir. (Hadid Suresi, 28)
İBADETLERİN
KABULÜ
Onlara Adem'in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar (Allah'a)
yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Onlardan birininki kabul edilmiş,
diğerininki kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen) Demişti ki: "Seni
mutlaka öldüreceğim." (Öbürü de:) " Allah, ancak korkup-sakınanlardan
kabul eder." (Maide Suresi, 27)
İŞİNDE
BİR KOLAYLIK GÖSTERİLMESİ
... Kim Allah'tan korkup-sakınırsa (Allah) ona işinde bir kolaylık
gösterir. (Talak Suresi, 4)
ALLAH'IN
ÇIKIŞ YOLU GÖSTERMESİ
... Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir.
(Talak Suresi, 2)
ALLAH'IN
KÖTÜLÜKLERINI ÖRTMESİ, BAĞIŞLAMASI VE ECRiNi ARTIRMASI
Bu, Allah'ın size indirdiği emridir. Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, Allah,
kötülüklerini örter ve onun ecrini büyütür. (Talak Suresi, 5)
ALLAH YOLUNDA HARCAMA YAPMANIN ÖNEMİ
Zekat, dinen zengin sayılan erginlik çağına gelmiş
akıl sahibi Müslümanların, mallarının belli bir miktarını ki genellikle
% 2,5 diğer bir ifade ile kırktabirini, seneden seneye fakir Müslümanlara
vermesidir.
İslam, yoksula yardımı kişinin isteğine bırakmayarak
zengin olan herkesin zekat vermesini zorunlu kılmıştır. Çünkü zekat,
Allah'ın zenginlere ihsan ettiği malda, fakirlerin hakkıdır.
Zekat, toplumda huzur ve dayanışmayı sağlayan bir sosyal
yardımlaşma sistemidir. Zekat, paraya olan aşırı tutkuyu azaltır,
fertler arasında karşılıklı sevgi ve saygı duygularını geliştirerek
servet düşmanlığını önler. Böylece toplumda huzur ve güvenin kökleşmesinde
önemli rol oynar.
Zekat, Allah'ın rızasını kazandıran, kişinin anlayışında,
malın, araç olmaktan çıkarak amaç haline gelmesini önleyen, insanda
başkalarını düşünme, merhamet ve iyilik gibi güzel duyguları geliştiren
ve toplumsal barışı sağlayan bir ibadettir.
Zekatın mahiyeti ile ilgili olarak Ömer Nasuhi Bilmen,
Büyük İslam İlmihali'nin beşinci kitabında şöyle söylemektedir:
Zekât lûgat deyiminde "temizlik, bereket, çoğalma,
güzel övgü" manalarını taşır. Din deyiminde ise; "Bir malın
belli bir miktarını, belli bir zaman sonra hak sahibi olan bir kısım
müslümanlara Yüce Allah'ın rızası için tamamen temlik etmek (mülkiyetine
geçirmek)tir."
Zekât, kulların kulluk görevindeki sadakatlerine delâlet
eder. Bu yöndendir ki, zekâta "sadaka"da denmiştir. Bununla
beraber "sadaka" sözü, zekâttan daha kapsamlı mana taşır.
Vacibleri de, nafileleri de içine alır.
Zekât vermeye, "Tezkiye", zekât verene de
"Müzekkî" denilir. Şahidler hakkında yapilan övgüye de
"Tezkiye" dendigi bilinmektedir.
Zekât vermek farzdır. Peygamberimizin hicretlerinin
ikinci yılında, oruçtan önce farz kılınmıştır. İslâm'ın şartlarından
birini teşkil etmektedir. Belli miktarda bulunan nakid paraların
ve ticaret mallarının üzerinden bir yıl geçince, zekâtlarını geciktirmeden
hemen vermek gerekir. Çünkü bu zekât mallarına yoksulların hakkı
geçmiş oluyor. Artık bu hakkı özürsüz olarak geciktirmek caiz olmaz...
Zekâtın aşikâre verilmesi daha faziletlidir. Çünkü
bu şekilde verilmesi, başkalarına bir örnek olur ve teşvîk yerine
geçer. Kendisi hakkında, zekât vermiyor diye, kötü bir zannı da kaldırmış
olur. Zekât bir farz olduğu için, bunun yerine getirilmesinde gösteriş
olmaz. Nafile olarak verilen sadakalarda ise, durum böyle değildir.
Bunların gizli verilmesi ve gösteriş yapılmasına engel olunması
daha faziletlidir. (Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam ilmihali, s.
311)
Hz. Peygamber (sav), sahibi bulunduğu maldan en fazla
infak eden insandı. O'ndan herhangi bir şey istenirse az veya çok mutlaka
bir şey verirdi. Verdiğinden dolayı duyduğu sevinç ve neşe, alan kişinin
sevincinden daha fazlaydı.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), zekatın dört sınıf
maldan verileceğini belirtmiştir. Bunlar halk arasında en çok dolaşan
ve insanların zorunlu ihtiyaçları olan mallardır:
1) Zirai mahsüller ve meyveler,
2) Hayvanlar (deve, sığır, davar),
3) Altın ve gümüş,
4) Her türlü ticaret malı.
Yeryüzündeki tüm mülkün sahibi, Allah'tır. İnsanlar, “mal
sahibi” olduklarını sanmakla kendilerini aldatırlar. Sahip olduklarını
sandıkları şeyleri kendileri yaratmamışlardır, o şeyleri yaşatmaya güçleri
yetmez. Yok olmalarını da engelleyemezler. Dahası, bir şeye “sahip” olacak bir
durumları yoktur, çünkü kendileri bir başka varlığın “mülkü”dürler; insanların
sahibi olan Allah'ın kontrolü altındadırlar.
Kuran'da, tüm varlıkların, kendilerini yaratmış olan Allah'ın
mülkü olduğu şöyle haber verilir: “Göklerde,
yerde, bu ikisinin arasında ve nemli toprağın altında olanların tümü O'nundur”.
(Taha Suresi, 6) Bir başka
ayette ise şöyle denir:“Göklerin ve yerin mülkünün Allah'a ait olduğunu
bilmiyor musun? O, kimi dilerse azaplandırır, kimi dilerse bağışlar. Allah,
herşeye güç yetirendir. (Maide Suresi, 40)
Allah, sahip oldukları malları insanlara dünya hayatında
“emanet” olarak vermiştir. Bu emanet, belli bir vakte kadardır ve elbette günü
geldiğinde hesabı sorulacaktır. İnsana sorulacak olan hesap, kendisine “emanet”
olarak verilen mülkü nasıl ve hangi mantıkla kullandığıdır. Eğer o mülkü
kendisinin saymış, “gasp” ederek sahiplenmiş ve o mülkü nasıl kullanması
gerektiğini kendisine anlatan Resullere karşı “mallarımız
konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı
emrediyor?” (Hud Suresi, 87) diye
cevap vermişse, büyük bir azaba müstahak olur. Kuran'da, bunların başına
gelecekler şöyle aktarılır:
Allah'ın, bol ihsanından kendilerine verdiği şeylerde cimrilik
edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır; bu, onlar
için şerdir; kıyamet günü, cimrilik ettikleriyle tasmalandırılacaklardır.
Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah yaptıklarınızdan haberi olandır.
(Al-i İmran Suresi, 180)
Ayette belirtildiği gibi, insan, Allah'ın bol ihsanından
insanlara verilen mallar, o insanlar tarafından “cimrilik” yapmadan harcanması
içindir. İnsan, malı sahiplenip onu muhafaza etmeye çalışmak yerine, malın
gerçek sahibinin Allah olduğunu bilmek ve malı O'nun emrettiği biçimde
harcamakla yükümlüdür. Kendisine emanet verilen mallardan, kendi ihtiyaçları
için gerekli olan makul bir kısmını kullanacak, ihtiyaçtan arta kalanı ise
Allah yolunda harcayacaktır. Kuran’da bu durum şöyle bildirilmiştir:
… Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki:
"İhtiyaçtan artakalanı." Böylece Allah, size ayetlerini açıklar;
umulur ki düşünürsünüz; (Bakara Suresi, 219)
Kuran’da kimlere harcama yapılacağı bildirilmiştir:
Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: "Hayır olarak
infak edeceğiniz şey, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda
kalmışadır. Hayır olarak her ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir."
(Bakara Suresi, 215)
(Sadakalar) Kendilerini Allah yolunda adayan fakirler içindir
ki, onlar, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. İffetlerinden dolayı bilmeyen
onları zengin sanır. (Ama) Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek
insanlardan istemezler. Hayırdan her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu
bilir. (Bakara Suresi, 273)
Sadakalar, -Allah'tan bir farz olarak- yalnızca fakirler,
düşkünler, (zekat) işinde görevli olanlar, kalpleri ısındırılacaklar, köleler,
borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmış(lar) içindir. Allah
bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 60)
Sevilen şeylerden infak etmenin önemi Kuran’da şöyle bildirilir:
Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe
eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. (Ali İmran
Suresi, 92)
Eğer Allah yolunda harcamak yerine, bu malları “biriktirmeye”
kalkarsa, onları sahiplenmiş olur. Bunun ahiretteki cezası ise çok ağırdır.
Ayetlerde şöyle bildirilir:
...Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar...
Onlara acı bir azabı müjdele. Bunların üzerlerinin cehennem ateşinde
kızdırılacağı gün, onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak
(ve:) “İşte bu, kendiniz için yığıp-sakladıklarınızdır; yığıp-sakladıklarınızı
tadın” (denilecek). (Tevbe Suresi, 34-35)
....O, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır. Gerçekten
malının kendisini ebedi kılacağını sanıyor. Hayır; andolsun o, ‘hutame'ye
atılacaktır. “Hutame”nin ne olduğunu sana bildiren nedir? Allah'ın
tutuşturulmuş ateşidir. (Hümeze Suresi, 2-6)
Doğrusu o (cehennem), cayır cayır yanmakta olan ateştir: Başın
derisini kavurup-soyar. Yüz çevirip arkasını döneni çağırır-durur. (Durmaksızın
mal ve servet) Toplayıp bir yerde (üstüste) yığmakta olanı. (Mearic Suresi,
15-18)
Şeytan infak etmekten alıkoymak için insanları gelecek
endişesi ile korkutur. Bunun sonucu olarak onları cimriliğe sürükler.
Kuran’da şeytanın, insanların fakirlere yardımda bulunmalarını engellemeye
çalıştığı ve onları fakirlikle korkuttuğu bildirilir:
Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin hayasızlığı
emrediyor. Allah ise, size Kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor.
Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 268)
Ayetin devamında bildirildiği gibi mülkün sahibi olan Allah,
şeytanın bu zayıf hilesini boşa çıkarır ve insanları sonsuz ihsanıyla müjdeler.
İslam'da “iktisat” vardır, ama “malı yığma” yoktur. Müminler,
“kötü günler”e karşı, yığılacak mallara değil, Allah'a güvenirler. Allah da,
onlara bereketi artırır. İnfak ettikleri (Allah yolunda harcadıkları) mallara
karşılık, onlara çok daha fazlasını verir. Bunu da infak ederler, Allah
nimetini daha da artırır. İnfakın bereketi ayetlerde şöyle ifade edilir:
Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak
bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir.
Allah, dilediğine kat kat artırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir.
(Bakara Suresi, 261)
Yalnızca Allah'ın rızasını istemek ve kendilerinde olanı
kökleştirip-güçlendirmek için mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir
tepede bulunan, sağnak yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren bir bahçenin
örneğine benzer ki, ona sağnak yağmur isabet etmese de bir çisintisi (vardır).
Allah, yaptıklarınızı görendir. (Bakara Suresi, 265)
De ki: "Şüphesiz benim Rabbim, kullarından rızkı dilediğine
genişletip-yayar ve ona kısar da. Her neyi infak ederseniz, O (Allah), yerine
bir başkasını verir; O, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Sebe Suresi,
39)
Gerçekten Allah'ın Kitab'ını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar
ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak edenler; kesin
olarak zarara uğramayacak bir ticareti umabilirler. Çünkü (Allah,) ecirlerini
noksansız olarak öder ve Kendi fazlından onlara artırır. Şüphesiz O,
bağışlayandır, şükrü kabul edendir. (Fatır Suresi, 29-30)
Allah yolunda yapılan harcama eğer Allah'ın değil de insanların
rızası için yapılırsa tüm değerini yitirir. Kuran'da, gösteriş için yapılan
infakın bir değerinin olmadığı ayetlerde bildirilmiştir:
Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara
karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek
sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan
bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak bir yağmur düştü mü, onu
çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremez(elde
edemez)ler. Allah, kafirler topluluğuna hidayet vermez. (Bakara Suresi, 264)
Onlar, cimrilikte bulunurlar, insanlara da cimriliği emreder
(önerir)ler. Allah'ın fazlından kendilerine verdiğini gizli tutarlar. Biz o
kafirlere aşağılatıcı bir azap hazırlamışızdır. Ve onlar, mallarını insanlara
gösteriş olsun diye infak ederler, Allah'a ve ahiret gününe de inanmazlar.
Şeytan, kime arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır o. Allah'a ve ahiret
gününe inanarak Allah'ın kendilerine verdiği rızıktan infak etselerdi,
aleyhlerine mi olurdu? Allah, onları iyi bilendir. (Nisa Suresi, 37-39)
Kuran’da Allah yolunda harcama yapılması emredilmiştir:
Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın.
İyilik edin. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever. (Bakara Suresi, 195)
Ey iman edenler, hiçbir alış-verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin
olmadığı gün gelmezden evvel, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin.
Kafirler... Onlar zulmedenlerdir. (Bakara Suresi, 254)
Ey iman edenler, kazandıklarınızın iyi olanından ve sizin için yerden
bitirdiklerimizden infak edin. Kendinizin göz yummadan alamayacağınız bayağı
şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki, şüphesiz Allah, hiç bir şeye ihtiyacı
olmayandır, övülmeye layık olandır. (Bakara Suresi, 267)
Sizden birinize ölüm gelip de: "Rabbim, beni yakın bir süreye (ecele)
kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve salihlerden olsam"
demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. (Münafikun
Suresi, 10)
İman etmiş kullarıma söyle: "Alış-verişin ve dostluğun olmadığı o gün gelmezden
evvel, dosdoğru namazı kılsınlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden
gizli ve açık infak etsinler." (İbrahim Suresi, 31)
Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat
edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim
nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar,
felah (kurtuluş) bulanlardır. (Tegabün Suresi, 16)
… Size ne oluyor ki, Allah yolunda infak etmiyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin
mirası Allah'ındır. (Hadid Suresi, 10)
İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda infak etmeye çağrılıyorsunuz; buna rağmen
bazılarınız cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, artık o, ancak kendi nefsine
cimrilik eder. Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır; fakir olan
sizlersiniz. Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden
başka bir kavmi getirip-değiştirir. Sonra onlar, sizin benzeriniz de olmazlar.
(Muhammed Suresi, 38)
Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin; önceden kendiniz için hayır olarak neyi
takdim ederseniz, onu Allah Katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah,
yaptıklarınızı görendir. (Bakara Suresi, 110)
...Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve Allah'a güzel bir borç verin. Hayır olarak
kendi nefisleriniz için önceden takdim ettiğiniz şeyleri daha hayırlı ve daha
büyük bir ecir (karşılık) olarak Allah Katında bulursunuz... (Müzzemmil Suresi,
20)
Dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve elçiye itaat edin. Umulur ki, rahmete
kavuşturulmuş olursunuz. (Nur Suresi, 56)
Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve rüku edenlerle birlikte siz de rüku
edin. (Bakara Suresi, 43)
Kuran’da Allah yolunda harcama yapanlara müjdeler verilmektedir:
Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak
verdiklerimizden infak ederler. Ve onlar, sana indirilene, senden önce
indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar. İşte
bunlar, Rablerinden olan bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler
bunlardır. (Bakara Suresi, 3-5)
Mallarını Allah yolunda infak edenler, sonra infak ettikleri şeyin peşinden
başa kakmayan ve eziyet vermeyenlerin ecirleri Rableri Katındadır, onlara korku
yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 262)
…Hayır olarak her ne infak ederseniz, kendiniz içindir. Zaten siz, ancak
Allah'ın hoşnutluğunu istemekten başka (bir amaçla) infak etmezsiniz. Hayırdan
her ne infak ederseniz -haksızlığa (zulme) uğratılmaksızın- size eksiksizce
ödenecektir. (Bakara Suresi, 272)
Onlar ki, mallarını gece, gündüz; gizli ve açık infak ederler. Artık bunların
ecirleri Rableri Katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun
olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 274)
Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir. O'nun
ayetleri okunduğunda imanlarını arttırır ve yalnızca Rablerine tevekkül
ederler. Onlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden
infak ederler. İşte gerçek mü'minler bunlardır. Rableri Katında onlar için
dereceler, bağışlanma ve üstün bir rızık vardır. (Enfal Suresi, 2-4)
...Allah yolunda her ne infak ederseniz, size 'eksiksiz olarak ödenir' ve siz
haksızlığa uğratılmazsınız. (Enfal Suresi, 60)
...Şüphesiz Allah, iyilik yapanların ecrini kaybetmez. Küçük, büyük infak
ettikleri her nafaka ve (Allah yolunda) aştıkları her vadi, mutlaka Allah'ın
yaptıklarının daha güzeliyle onlara karşılığını vermesi için, (bunlar) onlar
adına yazılmıştır. (Tevbe Suresi, 120-121)
Allah'a ve Resûlü’ne iman edin. "Sizi kendilerinde halifeler kılıp harcama
yetkisi verdiği' şeylerden infak edin. Artık sizden kim iman edip infak ederse,
onlara büyük bir ecir vardır. (Hadid Suresi, 7)
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve
insanlar(daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik
yapanları sever. Ve 'çirkin bir hayasızlık' işledikleri ya da nefislerine
zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma
isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar
yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. İşte bunların
karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve içinde ebedi kalacakları, altından
ırmaklar akan cennetlerdir. (Böyle) Yapıp-edenlere ne güzel bir karşılık (ecir
var). (Ali İmran Suresi, 134-136)
Onlar Allah'ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri kesin sözü (misakı)
bozmazlar. Ve onlar Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştırırlar. Rablerinden
içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar. Ve onlar-Rablerinin yüzünü
(hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine
rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle
savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu)
onlar içindir. Onlar, Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve
soylarından 'salih davranışlarda' bulunanlar da (Adn cennetlerine girer).
Melekler onlara her bir kapıdan girip (şöyle derler:) "Sabrettiğinize
karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel." (Rad Suresi, 20-24)
İman edip güzel amellerde bulunanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve zekatı
verenler; şüphesiz onların ecirleri Rablerinin Katındadır. Onlara korku yoktur
ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 277)
Ancak onlardan ilimde derinleşenler ile mü'minler, sana indirilene ve senden
önce indirilene inanırlar. Namazı dosdoğru kılanlar, zekatı verenler, Allah'a
ve ahiret gününe inananlar; işte bunlar, Biz bunlara büyük bir ecir vereceğiz.
(Nisa Suresi, 162)
Bize bu dünyada da, ahirette de iyilik yaz, şüphesiz ki biz Sana yöneldik. Dedi
ki: "Azabımı dilediğime isabet ettiririm, rahmetim ise herşeyi
kuşatmıştır; onu korkup-sakınanlara, zekatı verenlere ve Bizim ayetlerimize
iman edenlere yazacağım." (Araf Suresi, 156)
Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği
emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve
Allah'a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği
bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Tevbe Suresi, 71)
Mü'minler gerçekten felah bulmuştur; Onlar namazlarında hûşû içinde olanlardır;
Onlar, 'tümüyle boş' şeylerden yüz çevirenlerdir; Onlar, zekata ilişkin (söz ve
görevlerini mutlaka) yerine getirenlerdir; Ve onlar ırzlarını koruyanlardır;
Ancak eşleri ya da sağ ellerinin sahip olduklarına karşı (tutumları) hariç; bu
konuda kınanmış değillerdir. Fakat kim bundan ötesini ararsa, artık onlar
sınırı çiğneyenlerdir. (Yine) Onlar, emanetlerine ve ahidlerine riayet
edenlerdir. Onlar, namazlarını da (titizlikle) koruyanlardır. İşte (yeryüzünün
hakimiyetine ve ahiretin nimetlerine) varis olacak onlardır. Ki onlar Firdevs
(cennetlerin)e de varis olacaklardır; içinde de ebedi olarak kalacaklardır.
(Müminun Suresi, 1-11)
(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten,
dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz';
onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak
olacağı) günden korkarlar. Çünkü Allah, yaptıklarının en güzeliyle karşılık
verecek ve onlara Kendi fazlından arttıracaktır. Allah, dilediğini hesapsız
rızıklandırır. (Nur Suresi, 37-38)
Gerçekten Allah'ın Kitab'ını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve kendilerine
rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak edenler; kesin olarak zarara
uğramayacak bir ticareti umabilirler. Çünkü (Allah,) ecirlerini noksansız
olarak öder ve Kendi fazlından onlara artırır. Şüphesiz O, bağışlayandır,
şükrükabul edendir. (Fatır
Suresi, 29-30)
İnsanların mallarından artsın diye, verdiğiniz faiz Allah Katında artmaz. Ama
Allah'ın yüzünü (rızasını) isteyerek verdiğiniz zekat ise, işte (sevablarını ve
gelirlerini) kat kat arttıranlar onlardır. (Rum Suresi, 39)
Onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler. Ve onlar kesin bir bilgiyle
ahirete inanırlar. İşte onlar, Rab'lerinden bir hidayet üzerindedirler ve felah
bulanlar da onlardır. (Lokman Suresi, 4-5)
Şüphesiz, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü'min erkekler ve mü'min
kadınlar, gönülden (Allah'a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah'a) itaat
eden kadınlar, sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden erkekler ve
sabreden kadınlar, saygıyla (Allah'tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah'tan)
korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan
erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını)
koruyan kadınlar, Allah'ı çokça zikreden erkekler ve (Allah'ı çokça) zikreden
kadınlar; (işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir
hazırlamıştır. (Ahzab Suresi, 35)
Gerçek şu ki, sadaka veren erkekler ile sadaka veren kadınlar ve Allah'a güzel
bir borç verenler; onlar için kat kat arttırılır ve 'kerim (üstün ve onurlu)'
olan ecir de onlarındır. (Hadid Suresi, 18)
Ayette ve hadiste yapılan
yardımların en güzelinin gizli yardımlar olduğu bildirilmektedir :
"Ben Allah'tan
korkarım diyen adam, sol elinin verdiğini sağ eli duymayacak derecede gizli
sadaka veren ve tenha yerde Allah'ı zikrederek gözleri boşalan kimsedir."
(Müslim)
Sadakaları açıkta
verirseniz ne iyi; fakat gizleyip fakirlere verirseniz bu, sizin için daha
hayırlıdır. O, günahlarınızdan bir kısmını bağışlar. Allah, yaptıklarınızdan
haberi olandır. (Bakara Suresi, 271)
Peygamber Efendimiz,
Allah yolunda harcama yapmanın önemini hadislerinde bildirmiştir:
"Zekat vermeyen
altın ve gümüş sahiplerinin kıyamet günü bu malları ateşten bir zincir olur. O
bunlarla ateşe atılır. Bu ateşten zincir onun yüzünü arkasını ve yanlarını
dağlar. Bu ateşten zincir soğuduğunda tekrar ateş haline döner. Bizim dünya
senemizle elli bin sene olan kıyamet gününde insanlar arasında hesap
görülünceye kadar bu hal tekrar olunur." (Buhari)
"Cimrilik etme ki
Allah da sana olan nimetlerinden esirgemesin. Malının fazlasını saklama ki
Allah da fazla olan keremini senden menetmesin." (Müslim)
(Allaha ve Resulüne
inanan, malının zekatını versin.) [Taberânî]
(Zekât vermekle
müslümanlığınız mükemmel hale gelir.) [Bezzar]
(Zekât vermeyen, temiz
malını kirletmiş olur.) [Taberânî]
(Zekât vermeyen kimse,
kıyamette ateştedir.) [Taberânî]
(Zekât vermeyen bir
toplum, rahmetten, iyilikten mahrum kalır. Hayvanlar da olmasa, hiç rahmet
görmezlerdi.) [Taberânî]
(Zekâtını veren o
malın şerrinden korunmuş olur.) [Beyhekî]
(Ölmeden önce tevbe
ediniz. Hayırlı işleri yapmaya mâni çıkmadan önce acele ediniz. Zekât ve sadaka
vermekte acele ediniz. Böylece Rabbinizin rızıklarına ve yardımına kavuşunuz.)
[İbni Mace]
(İyilik ömrü artırır,
sadaka günahları giderir ve kötü ölümden korur.) [Taberani]
(Sadaka Allahın
gazabını söndürür ve kötü ölümden korur.) [Tirmizî]
(Sadaka vermeye devam
edenin rızkı artar ve duası kabul olur) [İbni Mace]
(Gizli-açık çok sadaka
verin ki, rızkınız bollaşsın, yardıma mazhar olasınız ve duanız kabul edilsin.)
(İbni Mace)
(Suyun ateşi
söndürdüğü gibi, sadaka da günahları yok eder.) [Tirmizi]
(Sadaka, kibri ve
övünmeyi yok eder.) [Tirmizi]
(Sadaka yetmiş kötülük
kapısını kapatır.) [Taberani]
(Sadaka vermekle mal
eksilmez) [Tirmizi]
(Sadaka, kabir
azabından korur, Kıyamette sahibini himayesine alır.) [Beyheki]
(Allah rızası için
verilen sadaka, Cehennem ateşinden korur.) [Taberani]
(Yarım hurma da olsa,
sadaka vererek Cehennemden korunun.) [T.Gafilin]
(Malını Allah yolunda
harcayanın sevabı 700 misline kadar artar.) [Beyheki]
(Sadaka şeytanın
belini kırar.) [Deylemi]
(Az da olsa sadaka
verin. Parayı saklayıp vermeyene, Allah’da ihsanını keser.) [Müslim]
"Müjde o kimseyedir
ki sözünün fazlasını tutmuş ve malının fazlasını infak etmiştir."
(Bezzar)
ALLAH’I ZİKRETMENİN
ÖNEMİ
Bütün ibadetlerin
özü ve aslı Allah’ı anmak ve O'nu hatırlamaktır. Eğer zikir
olmazsa, diğer ibadetler de tam yapılmamış olur. Allah anılarak ve Allah'ın
rızası düşünülerek yapılmadıktan sonra, diğer ibadetler, karşılıksız birer amel
haline gelebilirler. Kuran'da, peygamberlerin vasıfları anlatılırken, en çok
onların Allah'ı zikretmelerine dikkat çekilir. Sad Suresi
30. ayette, "Biz Davud'a Süleyman'ı armağan ettik. O, ne güzel
kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip-dönen biriydi" denir.
* Allah’ı zikretmek
mümini ahlaken çok güzelleştirir.
* İçinde kötü
düşünceye yer kalmaz.
* İnsanların
üzerindeki unutkanlık ve gafleti yok eder.
* Müminin
bilincini, imani şevkini ve iradesini canlı tutar.
* Müminin sürekli
olarak Allah’a yönelip dönmesini sağlar.
* Allah’ın
huzurunda olmak ve O’nu en güzel isimlerle yüceltmek, Allah’la güçlü bir
manevi bağlantı sağlar.
* Sadece Allah’ın
anılması, O’nun yüceltilmesini ve bütün eksikliklerden münezzeh tutularak O’nun
birlenmesini sağlar.
* Allah’ın
yarattığı nimetler için O’na şükredilmesine ve Allah’ın rızasının kazanılmasına
vesile olur.
* Tevbe ederek
insanın aczi için Allah’tan bağışlanma dilemesine vesile olur.
* Huşu içinde
Allah’ı zikreden birinin imanda derinliği, samimiyeti, ihlası ve Rabbimiz’e
olan yakınlığı artar.
* Bu ahlaktaki
bir insanın ise Kuran ahlakına uygun olmayan bir tavır göstermesi Allah’ın
izniyle mümkün değildir.
Allah ayetlerde şöyle
emreder :
Ey iman edenler,
Allah’ı çokça zikredin. (Ahzab Suresi, 41)
Rabbini, sabah akşam,
yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için
için zikret. Gaflete kapılanlardan olma. (A’raf Suresi, 205)
Ey iman edenler, ne
mallarınız, ne çocuklarınız sizi Allah'ı zikretmekten 'tutkuya
kaptırarak-alıkoymasın'; kim böyle yaparsa, artık onlar hüsrana uğrayanların ta
kendileridir. (Münafikun Suresi, 9)
Kendileri
Allah'ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi
olmayın. İşte onlar, fasık olanların ta kendileridir. (Haşr Suresi, 19)
Ve sabah, akşam
Rabbinin adını zikret. (İnsan Suresi, 25)
Namazı bitirdiğinizde,
Allah'ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken zikredin… (Nisa Suresi, 103)
Allah Kuran’da
Kendisi’ni zikretmeyi, gaflete kapılanlardan olmamayı, malların ve çocukların
Kendisi’ni unutturmamasını emretmiştir. Allah’ın bu emirlerini titizlikle
yerine getirmemiz gerekir.
Allah Kuran’da
Kendisi’ni zikretmenin en büyük ibadet olduğunu bildirmiştir :
… Gerçekten namaz,
çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek
ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. Allah, yaptıklarınızı bilir. (Ankebut
Suresi, 45)
Allah gerçek huzur ve
mutluluğun sadece Kendisi’ni düşünmek ile olacağını şöyle bildirmiştir :
Bunlar, iman edenler
ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler
yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. (Rad Suresi, 28)
Müminleri mutlu kılan,
onlara huzur ve ferahlık veren, Allah'a karşı duydukları derin sevgi ve
bağlılıkları ve kalplerinin her an Allah ile birlikte olmasıdır. Bu ise,
Allah'ın samimi imanlarına karşılık müminlere bir lütuf olarak verdiği bir
nimeti ve rahmetidir.
Kuran’da Allah’ı
zikredenlere müjdeler verilmektedir :
(Öyle) Adamlar ki, ne
ticaret, ne alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan
ve zekatı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin
inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar. Çünkü
Allah, yaptıklarının en güzeliyle karşılık verecek ve onlara Kendi fazlından
arttıracaktır. Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır. (Nur Suresi, 37-38)
Şüphesiz, Müslüman
erkekler ve Müslüman kadınlar, mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, gönülden
(Allah'a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah'a) itaat eden kadınlar, sadık
olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar,
saygıyla (Allah'tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah'tan) korkan kadınlar,
sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç
tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar,
Allah'ı çokça zikreden erkekler ve (Allah'ı çokça) zikreden kadınlar; (işte)
bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır. (Ahzab
Suresi, 35)
Bir şey unutulduğunda
Allah’ın zikredilmesi ayette bildirilmiştir:
...Unuttuğun zaman
Rabbini zikret ve de ki: "Umulur ki, Rabbim beni bundan daha yakın bir
başarıya yöneltip-iletir." (Kehf Suresi, 24)
Allah Kuran'da, iman
edenler için peygamberlerin yaşamlarında güzel örnekler olduğuna şu şekilde
dikkat çekmiştir:
Andolsun, sizin için,
Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın
Resûlü’nde güzel bir örnek vardır. (Ahzab Suresi, 21)
Peygamberimiz
(sav), şu veya bu şekilde daima zikirle meşguldü. Allah ile birlikte
olmanın en iyi yolunun O'nu zikretmek olduğunu söylerdi. Peygamberimiz
(sav), Allah'ı zikretme konusunda Kuran'daki bu uyarıları kendi hayatında
mükemmel bir şekilde uygulamıştı. Hadis rivayetlerinde, otururken,
ayaktayken, yürürken, yerken, uykudan evvel, abdest alırken, elbiselerini
giyerken, yolculuğa çıkarken, mescide girerken, kısacası bütün
durumlarda Allah'ı anmayı ihmal etmezdi. Kuran-ı Kerim'de şöyle
buyrulmuştur:
Onlar, ayakta iken,
otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı
konusunda düşünürler..." (Al-i İmran Suresi, 191)
"Rabbini, sabah
akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara
yalvara, için için zikret..." (A'raf Suresi, 205)
Allah'ın bize farz
kıldığı ibadetlerin tümünün özünde Allah'ın daha iyi bir şekilde
anılması vardır.
Zira Peygamber Efendimiz
(sav) şöyle buyurmuştur.
"Başka gölge bulunmayan
kıyamet gününde Allah yedi sınıf insanı kendi gölgeliğinde gölgelendirir.
Bunlardan birisi kimsenin bulunmadığı yerde Allah'ı zikredip Allah
korkusundan gözleri yaşaran kimsedir." (Buhari-Müslim)
Yine başka bir hadiste
"Lailahe İllallah" kelimesini zikretmenin faziletini
Resulullah (sav) şöyle açıklıyor:
"Kulun yaptığı
her iyilik kıyamet günü teraziye konur. Yalnız "Lailahe İllallah"
kelimesi konmaz. Eğer onu teraziye koysalar, yedi kat gökten, yerden
ve onun içindekilerden ağır gelir." (Taberani)
Resulullah Efendimiz
(sav) şöyle buyurdu:
"Allahu Teala
dedi ki: Kullarım Beni zikredip, dudaklarını Benim için kıpırdattığı
müddetçe Ben kulumla beraberim. Kulum tenha bir yerde Beni zikrederse,
Ben de onu kendi Zatımla anarım. Cemaatte andığı vakit, Ben de onun
bulunduğu cemaatten daha iyi bir cemaatte onu anarım. Kulum Bana
bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın yaklaşırım. Kulum Bana yürüyerek
gelirse ben ona koşarak gelirim, yani isteklerine süratle icabet
ederim." (Buhari)
"Amellerinizin
en hayırlısını, Allah Katında en makbulünü ve derecelerinizi en
çok yükseltecek olanını, altın ve gümüş infak etmekten daha değerli,
düşman karşısında ölmekten ya da öldürülmekten daha hayırlısını
size bildireyim mi? Daima Allah'ı zikretmenizdir." (Tirmizi)
DEDİKODU YAPMAKTAN
ŞİDDETLE KAÇININ
Dedikodu, sevgi, şefkat ve merhameti azaltan bir kötü ahlak özelliğidir. Yüce Allah Kuran'da, müminleri bu davranıştan kesin olarak men etmiştir. Müminin aklından geçirdikleri ve hissettikleri de, yapıp ettiklerinde olduğu gibi Allah'ın sınırlarını aşmaz. Kuran hükümlerinin rehberliğinde duygu ve düşüncelerini terbiye eden mümin, şüphesiz Allah’ın izniyle mümin kardeşlerine daima en güzel ahlakla yaklaşır.
Din ahlakının yaşanmadığı toplumlarda en yaygın olarak görülen karakter bozukluklarından biri "dedikodu"dur. Bu gibi toplumlardaki din ahlakından uzak insanlar, vakitleri ya da imkanları olmasa dahi dedikodu yapabilmek için mutlaka bir fırsat bulurlar. Bazen kapı önünde komşularla, bazen saatler süren telefon konuşmalarında, bazen de çay ya da kahve ziyaretlerinde bu manzarayı görmek mümkündür. Ancak burada asıl önemli olan, bu kişilerin dedikodudan derin bir zevk almalarıdır. Çünkü dedikoduya konu olan kişi küçük düşürülüp aşağılanırken, dedikoduyu yapanlar kendilerini büyük göstermeye çalışırlar. Bu nedenle arkadaş toplantılarında konuşabilecekleri pek çok faydalı ya da güzel konu varken, onlar ısrarla dönüp dolaşıp sözü birilerinin dedikodusunu yapmaya getirirler. Komşuları, dostları, akrabaları, eşleri, televizyon yıldızları ve hatta yoldan geçen yabancı biri bile bu dedikodulara malzeme olabilir. Yüce Rabbimiz, birbirlerinin dedikodusunu yapan, arkadan çekiştiren insanları bir ayetinde şu şekilde uyarmaktadır: "Arkadan
çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay
haline;" (Hümeze Suresi, 1)
DEDİKODU KİŞİNİN İYİ NİYETTEN UZAK OLDUĞUNUN BİR GÖSTERGESİDİR
Kişinin duyduğunda hoşlanmayacağı hiçbir konuşmayı arkasından yapmanın doğru olmadığını her insan bilir. Hiç kimse -dedikodu yapan kişi de dahil- bunun aksini savunmaz. Çünkü gerçekten eleştirilmesi gereken bir konu varsa ve bu konu o kişiye yardımcı olmak amacıyla konuşuluyorsa
alt=virgul u2:shapes="Resim_x0020_20" u3:shapes="_x0000_i1025" v:shapes="_x0000_i1032"> yapılacak en doğru hareket
alt=virgul u2:shapes="Resim_x0020_21" u3:shapes="_x0000_i1026" v:shapes="_x0000_i1033"> bu durumu ilgili kişiye bildirmektir.
Yoksa herkesle durum değerlendirmesi yapıp
kınanan kişinin durumdan haberdar
edilmemesinin altında iyi bir niyet ve akılcı bir amaç yattığı söylenemez.
Üstelik dedikodu yapan bu insanlar
aynı davranışın kendileri için de
yapılma ihtimali olduğunu bilir ve bundan hiç hoşlanmazlar. Kendileri hakkında
olumsuz konuşulması konusuna son derece hassasiyet gösterirken başkalarının
canının yanmasını umursamadan bu çirkin tavırdan vazgeçmezler. Ancak Yüce Allah
Kuran’da insanları dedikodudan men etmiş ve bunun Kuran ahlakına uygun
olmadığını şu şekilde bildirmiştir:
"Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir." (Hucurat Suresi, 12)
Allah’ın Kuran'da bildirdiği bu emir gereği
alt=virgul border=0 u2:shapes="Resim_x0020_31" u3:shapes="_x0000_i1030" v:shapes="_x0000_i1036"> Allah korkusu taşıyan müminler asla
birbirlerinin arkasından konuşup birbirlerini çekiştirmezler. Gerçek sevginin
ve dostluğun en önemli belirtilerinden birinin
karşılarındaki kişiye dünyada ve
ahirette fayda verecek şekilde hareket etmek olduğunu bilirler. Bu durumda da
eğer yanlış bir tavır görüyorlarsa bir an önce yanlışını anlaması ve bu
yanlıştan vazgeçmesi için bunu ilgili kişiye söylerler.
DEDİKODU YAPANLAR ŞEYTANIN YOLUNA UYMUŞ OLURLAR
Kuran ahlakından uzak yaşayan insanlar arasında normal karşılanan dedikodu
alt=virgul border=0 u2:shapes="Resim_x0020_33" u3:shapes="_x0000_i1032" v:shapes="_x0000_i1025">görmezlikten
gelinecek bir davranış değildir. Çünkü dedikodu yapmayı alışkanlık haline
getiren kişinin vicdanı farkında olmadan öyle körelir ki
alt=virgul border=0 u2:shapes="Resim_x0020_34" u3:shapes="_x0000_i1033" v:shapes="_x0000_i1026"> kişi artık bunun bir suç olduğunu bile
hissetmemeye başlar ve çekinmeden
her fırsatta dedikodu yapar. Kuşkusuz
bu
şeytanın
iman etmeyen insanları sürüklediği büyük bir beladır. Yüce Rabbimiz
alt=virgul border=0 u2:shapes="Resim_x0020_37" u3:shapes="_x0000_i1036" v:shapes="_x0000_i1029"> şeytanın bu oyununa karşı kullarını
bir ayette şöyle uyarmıştır:
Kullarıma
alt=virgul border=0 u2:shapes="Resim_x0020_38" u3:shapes="_x0000_i1037" v:shapes="_x0000_i1030"> sözün en güzel olanını söylemelerini
söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça
bir düşmanıdır. (İsra Suresi, 53)
Dedikodu, sevgi, şefkat ve merhameti azaltan bir kötü ahlak özelliğidir. Yüce Allah Kuran'da, müminleri bu davranıştan kesin olarak men etmiştir. Müminin aklından geçirdikleri ve hissettikleri de, yapıp ettiklerinde olduğu gibi Allah'ın sınırlarını aşmaz. Kuran hükümlerinin rehberliğinde duygu ve düşüncelerini terbiye eden mümin, şüphesiz Allah’ın izniyle mümin kardeşlerine daima en güzel ahlakla yaklaşır.
Din ahlakının yaşanmadığı toplumlarda en yaygın olarak görülen karakter bozukluklarından biri "dedikodu"dur. Bu gibi toplumlardaki din ahlakından uzak insanlar, vakitleri ya da imkanları olmasa dahi dedikodu yapabilmek için mutlaka bir fırsat bulurlar. Bazen kapı önünde komşularla, bazen saatler süren telefon konuşmalarında, bazen de çay ya da kahve ziyaretlerinde bu manzarayı görmek mümkündür. Ancak burada asıl önemli olan, bu kişilerin dedikodudan derin bir zevk almalarıdır. Çünkü dedikoduya konu olan kişi küçük düşürülüp aşağılanırken, dedikoduyu yapanlar kendilerini büyük göstermeye çalışırlar. Bu nedenle arkadaş toplantılarında konuşabilecekleri pek çok faydalı ya da güzel konu varken, onlar ısrarla dönüp dolaşıp sözü birilerinin dedikodusunu yapmaya getirirler. Komşuları, dostları, akrabaları, eşleri, televizyon yıldızları ve hatta yoldan geçen yabancı biri bile bu dedikodulara malzeme olabilir. Yüce Rabbimiz, birbirlerinin dedikodusunu yapan, arkadan çekiştiren insanları bir ayetinde şu şekilde uyarmaktadır:
DEDİKODU KİŞİNİN İYİ NİYETTEN UZAK OLDUĞUNUN BİR GÖSTERGESİDİR
Kişinin duyduğunda hoşlanmayacağı hiçbir konuşmayı arkasından yapmanın doğru olmadığını her insan bilir. Hiç kimse -dedikodu yapan kişi de dahil- bunun aksini savunmaz. Çünkü gerçekten eleştirilmesi gereken bir konu varsa ve bu konu o kişiye yardımcı olmak amacıyla konuşuluyorsa
"Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir." (Hucurat Suresi, 12)
Allah’ın Kuran'da bildirdiği bu emir gereği
DEDİKODU YAPANLAR ŞEYTANIN YOLUNA UYMUŞ OLURLAR
Kuran ahlakından uzak yaşayan insanlar arasında normal karşılanan dedikodu
Kullarıma
Ayette bildirilen
gerçek son derece önemlidir. Birincisi, müminlerin birbirlerine karşı sürekli
olan en güzel hitap şeklini (yalnızca güzel değil, "en güzel")
kullanmaları emredilmektedir. İkincisi, şeytanın bir özelliği açığa
vurulmaktadır: Şeytan, insanların ve özellikle de müminlerin arasını bozmak
için uğraşmaktadır.
DEDİKODU TOPLUM İÇİNDEKİ BAŞKA KÖTÜLÜKLERİN DE KAYNAĞIDIR
İnsanlar kendileri hakkında dedikodu yapılmasından hoşlanmayacakları için, dedikodunun sebebiyet verdiği en önemli sonuçlardan biri, insanlar arasında dedikoduyla düşmanlık tohumlarının serpilmesidir. Dedikodu kini, öfkeyi ve nefreti alevlendirir. Çok küçük konular dedikodu yüzünden önlenemez problemlerin, tartışmaların, kavgaların ortaya çıkmasına neden olur. Hatta gazetelerde çoğu kez, dedikodu yüzünden yuvaların yıkıldığına, ortaklıkların bozulduğuna, dahası cinayetlerin işlendiğine dair haberlere tanık oluruz.
Dedikodu yapmak tek başına çok kötü bir ahlak özelliği olduğu gibi aynı zamanda da insanların vakitlerinin boş ve amaçsız geçmesine de sebep olmaktadır. Oysa sonsuz hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, Kuran’da dedikoduyu yasakladığı gibi, boş vakit geçirmeyi de yasaklamıştır. Yüce Allah’a samimi olarak inanan kişi, bırakın dedikodu yapmayı veya dedikodu yapan kişiyi dinlemeyi, boş veya yararsız olan tek bir söz duyduğunda dahi o ortamdan en güzel bir tarzda uzaklaşır. Rabbimiz bir Kuran ayetinde şöyle buyurur:
"Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar
Allah başka bir ayette ise iman edenlerin boş şeylerden tümüyle yüz çevirdiklerini bildirir:
"Onlar, 'tümüyle boş' şeylerden yüz çevirenlerdir." (Müminun Suresi, 3)
Sonuç olarak dedikodu
yapmak Allah’ın haram kıldığı bir eylem olduğu gibi, bu kötülüğü yapanlar
Allah’ın haram kıldığı; insanların arasını açmak, kin ve öfkeye neden olmak ve
boş vakit geçirmek gibi başka
günahları da işlemiş olurlar.
Bu nedenlerden dolayı dedikodudan şiddetle kaçınmak, dedikodu yapılan ortamlardan uzak durmak, dedikoduya şahit olunduğunda da bu yanlışı uygun bir şekilde hatırlatmak en onurlu, asil ve Kuran ahlakına en uygun davranış olacaktır.
Unutulmamalıdır ki bir toplumda dedikodu hastalığının önlenmesinin tek geçerli yolu, din ahlakının insanlar arasında yaygınlaşmasını sağlamaktır. Din ahlakının varlığı, öncelikle Allah sevgisini beraberinde getireceği için bu, tüm insanlarda çok olumlu ve güzel bir etki yapar. Herkes Allah'ın rızasını kazanmak için güzel ahlak gösterir, birbirini Allah rızası için sever, sayar. Toplumun geneline şefkat, merhamet, hoşgörü hakim olur. İnsanlar Allah'ın emri doğrultusunda hayırlarda yarışır, imkanlarını ve vakitlerini dedikodu yapmak gibi boş işler yerine hayırlı bir faaliyette bulunmaya yöneltirler.
Bu nedenlerden dolayı dedikodudan şiddetle kaçınmak, dedikodu yapılan ortamlardan uzak durmak, dedikoduya şahit olunduğunda da bu yanlışı uygun bir şekilde hatırlatmak en onurlu, asil ve Kuran ahlakına en uygun davranış olacaktır.
Unutulmamalıdır ki bir toplumda dedikodu hastalığının önlenmesinin tek geçerli yolu, din ahlakının insanlar arasında yaygınlaşmasını sağlamaktır. Din ahlakının varlığı, öncelikle Allah sevgisini beraberinde getireceği için bu, tüm insanlarda çok olumlu ve güzel bir etki yapar. Herkes Allah'ın rızasını kazanmak için güzel ahlak gösterir, birbirini Allah rızası için sever, sayar. Toplumun geneline şefkat, merhamet, hoşgörü hakim olur. İnsanlar Allah'ın emri doğrultusunda hayırlarda yarışır, imkanlarını ve vakitlerini dedikodu yapmak gibi boş işler yerine hayırlı bir faaliyette bulunmaya yöneltirler.
Toplumu oluşturan
bireyler arasındaki ilişkiler, o toplumun niteliğini de belirler. Hoşgörü ve
affedicilik gibi özelliklere sahip olmayan bireylerin oluşturduğu toplumlarda
huzur ve güvenlik duygusunun hakim olması düşünülemez. Kişilerin birbirlerine
tahammülsüz yaklaşımları insan ilişkilerini, dolayısıyla toplum yapısını bozar.
İnsan ilişkilerini bozan en önemli toplumsal hastalıklardan birisi de “gıybet” tir. Gıybet “bir kişinin arkasından onun hoşuna gitmeyecek şeyleri söylemek” olarak tarif edilebilir. Genelde kişiyi arkasından çekiştirenler bir savunma olarak söylediklerinin doğru olduğunu, yalan söylemediklerini ifade etseler de bu sonucu değiştirmeyecektir. Söz konusu kişilerin yaptıkları gıybettir. Eğer kişinin arkasından söylenen şeyler doğru değilse, bu iftira olur ki, bu durumda bu sözleri söyleyen kişi yalan söyleyerek büyük bir günah daha işlemiş olur.
Gıybeti Yüce Allah Kuran’da kardeşinin etini yemeye benzetmiştir. Bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmektedir: “Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir.” (Hucurat Suresi, 12)
Ayette Yüce Allah insanlara bir örnek vermiştir. Şimdi bu örneği gözünüzde canlandırın. Kendi öz kardeşinizin ölüsünün etini yediğinizi düşünün. Bunu yaptığınızı düşünmek bile tiksindiricidir. İşte Allah Katında birisinin gıybetini yapmak, kardeşinin ölü etini yemeğe eşdeğer bir tavırdır. Başka insanları çekiştirenler, bu derece kötü bir davranışta bulunmuş olurlar.
Gıybet, insanlar arasındaki ilişkileri bozar, gereksiz husumetlere sebep olur. Gıybet yapılan ortamda bulunanlar bu konuşmalara şahit oldukları için, kendisini savunma imkanı olmayan kişi hakkında, bilinçsizce olumsuz düşüncelere sahip olurlar. Bir nedeni olmadığı halde gereksiz yere başkaları hakkında olumsuz önyargıları olur. Bu önyargılar sonuçta toplumsal bir hastalığa dönüşür ve insanlar arasındaki dostluğa zarar verir.
Gıybeti yapılan kişi ise bir vesile ile bu konuşmaları duymuş olsa, o insanlara karşı güveni sarsılır. Toplum içinde karşılıklı güvensizlik ve tedirginlik doğar. Kendisi hakkında yapılan bu hoş olmayan çekiştirmelerden dolayı, onlara karşı duyduğu yakınlık ve dostluğu kaybeder.
Müslümanların birbirleri hakkında gıybet yapması inananları birbirlerinden tümüyle uzaklaştırıp fırkalara böler. Bu da Yüce Rabbimizin; “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın...” (Al-i İmran Suresi, 103) emrine ters bir durum oluşturur.
Her ne yönden bakılırsa bakılsın gıybet insanlara zarar veren, toplumu içten içe kemiren toplumsal bir hastalıktır. Bu hastalığa karşı mücadele, ancak insanların birbirlerine karşı samimi ve yapıcı düşünüp davranmalarıyla olur. Yapılması gereken, bir kişide bir hata gördüğünde, arkasından çekiştirmek yerine yapıcı eleştirilerde bulunarak kendince gördüğü hatayı düzeltmeye çalışmaktır. Bu tarz olumlu bir yaklaşım insanların karşılıklı güvenini, saygısını ve sevgisini arttıracaktır.
Samimi bir niyetle gıybetin terk edilmesi sadece insan ilişkilerini düzeltmekle kalmaz. Bu, insanın ahiret yaşamı için de yapabileceği en doğru davranıştır. Hümeze Suresi'ndeki bir Kuran ayetinde Allah insanları arkasından çekiştirenleri şöyle uyarmaktadır: “Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay haline.” (Hümeze Suresi, 1)
İnsanlar arasındaki dostlukları bozan, onların birbirlerine düşman olmalarına sebep olan bu çirkin tavrın terk edilmesi sadece daha sağlıklı daha güvenli toplumlar yaratmakla kalmayacak, insanların ahiret yurdunu kazanmalarına vesile olacak hayırlı bir amelde bulunmalarını da sağlayacaktır.
İnsan ilişkilerini bozan en önemli toplumsal hastalıklardan birisi de “gıybet” tir. Gıybet “bir kişinin arkasından onun hoşuna gitmeyecek şeyleri söylemek” olarak tarif edilebilir. Genelde kişiyi arkasından çekiştirenler bir savunma olarak söylediklerinin doğru olduğunu, yalan söylemediklerini ifade etseler de bu sonucu değiştirmeyecektir. Söz konusu kişilerin yaptıkları gıybettir. Eğer kişinin arkasından söylenen şeyler doğru değilse, bu iftira olur ki, bu durumda bu sözleri söyleyen kişi yalan söyleyerek büyük bir günah daha işlemiş olur.
Gıybeti Yüce Allah Kuran’da kardeşinin etini yemeye benzetmiştir. Bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmektedir: “Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir.” (Hucurat Suresi, 12)
Ayette Yüce Allah insanlara bir örnek vermiştir. Şimdi bu örneği gözünüzde canlandırın. Kendi öz kardeşinizin ölüsünün etini yediğinizi düşünün. Bunu yaptığınızı düşünmek bile tiksindiricidir. İşte Allah Katında birisinin gıybetini yapmak, kardeşinin ölü etini yemeğe eşdeğer bir tavırdır. Başka insanları çekiştirenler, bu derece kötü bir davranışta bulunmuş olurlar.
Gıybet, insanlar arasındaki ilişkileri bozar, gereksiz husumetlere sebep olur. Gıybet yapılan ortamda bulunanlar bu konuşmalara şahit oldukları için, kendisini savunma imkanı olmayan kişi hakkında, bilinçsizce olumsuz düşüncelere sahip olurlar. Bir nedeni olmadığı halde gereksiz yere başkaları hakkında olumsuz önyargıları olur. Bu önyargılar sonuçta toplumsal bir hastalığa dönüşür ve insanlar arasındaki dostluğa zarar verir.
Gıybeti yapılan kişi ise bir vesile ile bu konuşmaları duymuş olsa, o insanlara karşı güveni sarsılır. Toplum içinde karşılıklı güvensizlik ve tedirginlik doğar. Kendisi hakkında yapılan bu hoş olmayan çekiştirmelerden dolayı, onlara karşı duyduğu yakınlık ve dostluğu kaybeder.
Müslümanların birbirleri hakkında gıybet yapması inananları birbirlerinden tümüyle uzaklaştırıp fırkalara böler. Bu da Yüce Rabbimizin; “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın...” (Al-i İmran Suresi, 103) emrine ters bir durum oluşturur.
Her ne yönden bakılırsa bakılsın gıybet insanlara zarar veren, toplumu içten içe kemiren toplumsal bir hastalıktır. Bu hastalığa karşı mücadele, ancak insanların birbirlerine karşı samimi ve yapıcı düşünüp davranmalarıyla olur. Yapılması gereken, bir kişide bir hata gördüğünde, arkasından çekiştirmek yerine yapıcı eleştirilerde bulunarak kendince gördüğü hatayı düzeltmeye çalışmaktır. Bu tarz olumlu bir yaklaşım insanların karşılıklı güvenini, saygısını ve sevgisini arttıracaktır.
Samimi bir niyetle gıybetin terk edilmesi sadece insan ilişkilerini düzeltmekle kalmaz. Bu, insanın ahiret yaşamı için de yapabileceği en doğru davranıştır. Hümeze Suresi'ndeki bir Kuran ayetinde Allah insanları arkasından çekiştirenleri şöyle uyarmaktadır: “Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay haline.” (Hümeze Suresi, 1)
İnsanlar arasındaki dostlukları bozan, onların birbirlerine düşman olmalarına sebep olan bu çirkin tavrın terk edilmesi sadece daha sağlıklı daha güvenli toplumlar yaratmakla kalmayacak, insanların ahiret yurdunu kazanmalarına vesile olacak hayırlı bir amelde bulunmalarını da sağlayacaktır.
Peygamber Efendimiz
dedikodu ile ilgili şunları söylemiştir:
(Oruç, ateşe
kalkandır. Gıybetle parçalanmadıkça korur.) [Buhari]
(Miraca
çıkarıldığımda, bakırdan tırnaklarıyla yüzlerini ve göğüslerini tırmalayan
kimseler gördüm. "Bunlar kim" dedim. Cebrail aleyhisselam,
"Gıybet ederek insanların etini yiyen, şahsiyetlerini zedeleyen
kimselerdir" dedi.) [Ebu Davud]
(Gıybet edeni dinleyen
de günahta ortaktır.) [Taberani]
(Miracda göğüslerinden
asılarak azap edilenleri gördüm. Bunlar, kaş göz işaretiyle alay ve gıybet
edenlerdir (Beyheki)
(Miracda, Cehennemde
kokmuş leş yiyenlerin kim olduğunu sordum. Bunlar, gıybet ederek insanların
etlerini yiyenlerdir dendi.) [İ. Ahmed]
(Gıybet ve kovuculuk,
kişinin imanını zayıflatarak yok eder.) [İsfehani]
(Biri için söylenen
kusur, onda varsa, gıybettir, yoksa iftira olur.) [Müslim]
(Beş şey oruç ve
abdestte hayır bırakmaz: Yalan, gıybet, söz taşıma, şehvetle harama bakmak,
yalan yere yemin etmek.) [Deylemi]
(Gıybet yapmayan
Allahü tealanın güvencesindedir.) [İbni Huzeyme]
Resulullah gıybet
edene, (Tevbe et, kardeşinin etini yedin) buyurdu. (Taberani, İ. Ebi Şeybe)
DÜŞÜNMENİN ÖNEMİ
Yüce Allah'ın üstün
ilmi ve kudreti, ancak samimi bir tefekkürle hakkıyla takdir edilebilir. Bu
sayede insan, Rabbimiz’in açık delilleri karşısında kesin bir bilgiyle iman
ederken, O'nun üstün sıfatlarını tanır, Allah'a daha çok yakınlaşır ve her
işinde O'nun rızasını gözetmeyi amaç edinir.
Yüce Rabbimiz, Kuran'daki pek çok ayette insanları düşünmeye davet etmektedir. Düşünmek, özellikle "derin düşünmek" insanın, alemleri yoktan var eden, sonsuz güç sahibi Yüce Allah'ı takdir edebilme gücünü, kavrayışını dolayısıyla Allah korkusunu ve Allah'a olan yakınlığını artıran en önemli vesilelerden birisidir. Gördüğümüz, farkına vardığımız herşey Allah'ın bir tecellisi ve delilidir. Bu nedenle göklerde, yerde ve bunların arasında bulunan herşey insanın düşünmesi için birer vesiledir.
Yüce Rabbimiz, Kuran'daki pek çok ayette insanları düşünmeye davet etmektedir. Düşünmek, özellikle "derin düşünmek" insanın, alemleri yoktan var eden, sonsuz güç sahibi Yüce Allah'ı takdir edebilme gücünü, kavrayışını dolayısıyla Allah korkusunu ve Allah'a olan yakınlığını artıran en önemli vesilelerden birisidir. Gördüğümüz, farkına vardığımız herşey Allah'ın bir tecellisi ve delilidir. Bu nedenle göklerde, yerde ve bunların arasında bulunan herşey insanın düşünmesi için birer vesiledir.
ALLAH’IN YARATMA
SANATINI GÖREBİLMENİN YOLU: TEFEKKÜR
Tefekkür etmek
evrendeki herşeye Allah’ın üstün yaratma sanatının birer delili olarak
bakmaktır. Sözgelimi pencereye bakmakla pencereden bakmak bir değildir.
Pencereye bakanlar belki pencerenin üzerindeki lekeleri görür ya da pencerenin
çerçevesi, camı gibi bir takım yapısal özellikleri hakkında görsel bilgi sahibi
olurlar. Pencerenin muhteşem bir dünyaya açıldığını düşünüp buradan dışarı
bakanlarsa, bu pencerenin ardındaki güzellikleri seyrederler ve bundan sonsuz
keyif alırlar. Bu anlamda tefekkür etmek, çevremizdeki güzellikleri
görebilmemize yarayan bir nimettir. Tefekkür sayesinde karşılaştığımız
görüntülerin her biri bize Yüce Rabbimiz’in azametini, sonsuz rahmetini ve
üstün yaratma sanatını gösterir.
İnsanlar gün içinde
birçok konu hakkında düşünürler. Ancak bu düşüncelerin büyük bir kısmı ahireti
için fayda vermeyecek, "boş ve gereksiz", insanı hiçbir sonuca
vardırmayan, insana hiçbir şey kazandırmayan, yararsız düşüncelerdir. Oysa
önemli olan insanın yaşamının her anında olayların sebeplerini, hikmetlerini
araştırarak gerçek anlamda “derin bir şekilde” düşünmesidir.
“Derin bir şekilde”
düşünmeyi başaran bir insan, bir meyve, örneğin bir portakal yerken bile, bu
meyve hakkında tefekkür eder; portakalın kuru bir topraktan bu kadar lezzetli
ve sulu bir meyve olarak hem de dilimlenmiş bir şekilde çıktığını, insanın
ihtiyaç duyduğu vitaminleri içerdiğini ve tam da insanların bu vitaminlere
ihtiyaç duyduğu kış mevsiminde yetiştiğini düşünür. Bu şekilde derin düşünen
bir mümin, çevresindeki her incelikte Allah'ın kudretini ve sanatını görür,
O'nu tesbih eder ve Allah'a yakınlaşmaya bir yol bulur.
DÜŞÜNCE TEMBELLİĞİNDEN
KURTULMAK
İnsanların düşünmelerini engelleyen birçok neden vardır. Bunlar insanı düşünmekten, gerçekleri görmekten alıkoyabilir. Bu yüzden, her insanın kendisine olumsuz yönde etki eden sebepleri teşhis etmesi ve bunların etkisinden kurtulması şarttır.
Derin düşünmeyi engelleyen en önemli etkenlerden bir tanesi düşünce tembelliğidir. Düşünce tembelliğinden dolayı insanlar, herşeyi hep gördükleri ve alıştıkları şekilde yaparlar. Örneğin;
İnsanların düşünmelerini engelleyen birçok neden vardır. Bunlar insanı düşünmekten, gerçekleri görmekten alıkoyabilir. Bu yüzden, her insanın kendisine olumsuz yönde etki eden sebepleri teşhis etmesi ve bunların etkisinden kurtulması şarttır.
Derin düşünmeyi engelleyen en önemli etkenlerden bir tanesi düşünce tembelliğidir. Düşünce tembelliğinden dolayı insanlar, herşeyi hep gördükleri ve alıştıkları şekilde yaparlar. Örneğin;
· Kişinin hep alıştığı şekilde hareket etmesi,
· Zor ve zahmetli bile olsa her konuda yalnızca
bildiği yöntemleri uygulaması,
· Hiç yeni bir fikir getirmemesi ya da farklı
bir yöntem denememesi,
· Eksik olduğunu bildiği konularda kişilik
özelliklerini iyi yönde değiştirme ihtiyacı duymaması; gibi davranışlar yoğun
düşünce tembelliğinin en belirgin göstergelerindendir.
İnsanların düşünmesini
engelleyen diğer nedenler şöyledir:
- Çoğunluğa uymanın getirdiği zihinsel uyuşukluk
- "Fazla düşünmek iyi
değildir" şeklindeki yanlış telkin
- Düşünmenin getireceği sorumluluklardan kaçmak
- Günlük hayatın akışına kapılarak düşünmemeleri
- Herşeye "alışkanlık gözü"yle bakmak
ve bu nedenle üzerinde düşünmeye gerek görmemek
Oysa insan tefekkür
etmekle gelişir. Doğruları görebilme yeteneğinin artması, adalet duygusunun
güçlenmesi, her konuda akledebilme özelliği ve benzeri meziyetlerin kazanılması
da tefekkür vesilesiyle gerçekleşir. İşte bu noktada tefekkür etmenin bir
insana neler kazandırabileceğinin bilinmesi kuşkusuz ki teşvik edici olacaktır.
DÜŞÜNMEKTEN
KAÇINANLARI BEKLEYEN ZOR HESAP
İman etmeyenler, "O gün cehennem de
getirilmiştir. İnsan o gün düşünüp-hatırlar, ancak (bu hatırlamadan) ona ne
fayda?" (Fecr Suresi,
23) ayetinde de bildirildiği gibi ancak cehennemi gördükten sonra gerçek
anlamda düşünmeye başlarlar.
Bu kişiler o ana kadar, dünyaya gönderiliş amaçlarını çevrelerindeki canlıların nasıl ortaya çıktığını ve neden yaratıldıklarını, gece ve gündüzün varoluş sebeplerini, evrendeki düzenin kusursuzluğunu, Allah'ın Kuran'da emrettiklerini kısacası kendilerine gerçek anlamda fayda verecek konulardan hiçbirini o ana kadar düşünmemişlerdir. Bir gün tüm insanlar gibi kendilerinin de öleceğini ve Allah'ın huzurunda hesap vereceklerini akıllarına bile getirmemişlerdir.
Büyük bir kavrayış ve anlayış eksikliği içinde olan bu gibi insanlar gerçekleri ayette de bildirildiği gibi ancak Rabbimiz'in huzurunda hesap verirken anlayacaklardır.
Bu kişiler o ana kadar, dünyaya gönderiliş amaçlarını çevrelerindeki canlıların nasıl ortaya çıktığını ve neden yaratıldıklarını, gece ve gündüzün varoluş sebeplerini, evrendeki düzenin kusursuzluğunu, Allah'ın Kuran'da emrettiklerini kısacası kendilerine gerçek anlamda fayda verecek konulardan hiçbirini o ana kadar düşünmemişlerdir. Bir gün tüm insanlar gibi kendilerinin de öleceğini ve Allah'ın huzurunda hesap vereceklerini akıllarına bile getirmemişlerdir.
Büyük bir kavrayış ve anlayış eksikliği içinde olan bu gibi insanlar gerçekleri ayette de bildirildiği gibi ancak Rabbimiz'in huzurunda hesap verirken anlayacaklardır.
TEFEKKÜR ETMENİN
AHİRETTEKİ GÜZEL KARŞILIĞI
Peygamber Efendimiz (sav)’in “Bir saat tefekkür, bin yıl nafile ibadetten hayırlıdır." hadis-i şerifinde önemini vurguladığı tefekkürle ilgili üzerinde durulması gereken önemli bir nokta vardır: Samimi bir şekilde tefekkür etmek, bir mümine hem dünyada hem de ahirette pek çok hayır ve hikmet kazandırır. Çünkü iman eden kişiler etraflarında olan bitenler hakkında sürekli düşünürler; çevrelerindeki varlıkları inceler ve onlardaki yaratılış delillerini görürler. Bu da kişinin üzerindeki gaflet perdesinin aralanmasında ve samimi bir şekilde Allah'a yönelmesinde son derece etkili olur.
Bu nedenle Allah’a daha yakın olmak isteyen her insanın, tefekkür etmesini engelleyen nedenleri ortadan kaldırarak, samimi ve içten bir şekilde Allah'ın yarattığı her olay ve her varlık üzerinde düşünmesi, düşündüklerinden kendisi için bir öğüt ve ders çıkarması gerekir.
Tefekkür ederek daima doğruyu gören müminin ahiretteki kazancı Rabbimiz'in sevgisi, rızası, rahmeti ve cenneti olacaktır. Kuşkusuz bu, en güzel kazançtır.
Peygamber Efendimiz (sav)’in “Bir saat tefekkür, bin yıl nafile ibadetten hayırlıdır." hadis-i şerifinde önemini vurguladığı tefekkürle ilgili üzerinde durulması gereken önemli bir nokta vardır: Samimi bir şekilde tefekkür etmek, bir mümine hem dünyada hem de ahirette pek çok hayır ve hikmet kazandırır. Çünkü iman eden kişiler etraflarında olan bitenler hakkında sürekli düşünürler; çevrelerindeki varlıkları inceler ve onlardaki yaratılış delillerini görürler. Bu da kişinin üzerindeki gaflet perdesinin aralanmasında ve samimi bir şekilde Allah'a yönelmesinde son derece etkili olur.
Bu nedenle Allah’a daha yakın olmak isteyen her insanın, tefekkür etmesini engelleyen nedenleri ortadan kaldırarak, samimi ve içten bir şekilde Allah'ın yarattığı her olay ve her varlık üzerinde düşünmesi, düşündüklerinden kendisi için bir öğüt ve ders çıkarması gerekir.
Tefekkür ederek daima doğruyu gören müminin ahiretteki kazancı Rabbimiz'in sevgisi, rızası, rahmeti ve cenneti olacaktır. Kuşkusuz bu, en güzel kazançtır.
TEFEKKÜRÜN
KAZANDIRDIKLARI
Düşünen insan;
Düşünen insan;
- Allah'ın yaratış sırlarını, dünya hayatının
gerçeğini, cennet ve cehennemin varlığını, olayların iç yüzünü kavrar.
- Allah'ın razı olduğu bir kul olmanın önemini
daha iyi anlar, din ahlakını gereği gibi yaşar.
- Gördüğü herşeyde Allah'ın sıfatlarını tanır,
insanların bazıları gibi değil, Allah'ın emrettiği şekilde düşünmeye başlar.
Bunun sonucu olarak da hem güzelliklerden herkesten çok daha fazla zevk alır,
hem de gereksiz kuruntulara, dünyaya yönelik hırslara kapılarak kendini
sıkıntıya sokmaz.
- Her an Allah’ı yanında hisseder. Bu nedenle
tefekkür eden bir kişinin Allah'a olan bağlılığının derecesi, Allah korkusu,
sorumluluk hissi ve şevki gün geçtikçe artar.
Bunlar, düşünen bir
insanın dünyada kazanacağı güzelliklerden sadece birkaçıdır. Dünya hayatında
düşünerek gerçekleri görmekten kaçınan insanların ise düşünecekleri, hem de
"derin ve iyiden iyiye" düşünecekleri ve gerçekleri tüm açıklığı ile
görecekleri bir gün mutlaka gelecektir. Ancak o günkü düşünmeleri onlara hiçbir
yarar sağlamayacaktır. Allah Kuran'daki pek çok ayette insanları düşünmeye
davet etmektedir:
Şüphesiz, göklerin ve
yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı
şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü
ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında,
rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip
çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Bakara
Suresi, 164)
Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: "Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için (bazı) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür." Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: "İhtiyaçtan artakalanı." Böylece Allah, size ayetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz; (Bakara Suresi, 219)
Müşrik kadınları, iman edinceye kadar nikahlamayın; iman eden bir cariye, -hoşunuza gitse de- müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman edinceye kadar nikahlamayın; iman eden bir köle, -hoşunuza gitse de- müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar, ateşe çağırırlar, Allah ise Kendi izniyle cennete ve mağfirete çağırır. O, insanlara ayetlerini açıklar. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler. (Bakara Suresi, 221)
Hangi biriniz ister ki, altından ırmaklar akan hurmalardan, üzümlerden bir bahçesi olsun, içinde kendisinin olan bütün ürünler de bulunsun; fakat kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, (üstelik) zayıf ve küçük çocukları olsun (böyle bir durumda iken) ona (bahçesine) ateşli bir kasırga isabet etsin de yanıversin. İşte Allah size ayetleri böyle açıklar, ki düşünesiniz. (Bakara Suresi, 266)
Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez. (Bakara Suresi, 269)
Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: "Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için (bazı) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür." Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: "İhtiyaçtan artakalanı." Böylece Allah, size ayetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz; (Bakara Suresi, 219)
Müşrik kadınları, iman edinceye kadar nikahlamayın; iman eden bir cariye, -hoşunuza gitse de- müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman edinceye kadar nikahlamayın; iman eden bir köle, -hoşunuza gitse de- müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar, ateşe çağırırlar, Allah ise Kendi izniyle cennete ve mağfirete çağırır. O, insanlara ayetlerini açıklar. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler. (Bakara Suresi, 221)
Hangi biriniz ister ki, altından ırmaklar akan hurmalardan, üzümlerden bir bahçesi olsun, içinde kendisinin olan bütün ürünler de bulunsun; fakat kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, (üstelik) zayıf ve küçük çocukları olsun (böyle bir durumda iken) ona (bahçesine) ateşli bir kasırga isabet etsin de yanıversin. İşte Allah size ayetleri böyle açıklar, ki düşünesiniz. (Bakara Suresi, 266)
Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez. (Bakara Suresi, 269)
Sana Kitab’ı indiren
O'dur. Ondan, Kitab’ın anası (temeli) olan bir kısım ayetler muhkem'dir;
diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve
olmadık yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun
tevilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık,
tümü Rabbimiz'in Katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası
öğüt alıp-düşünmez. (Al-i İmran Suresi, 7)
Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)
Onlar hala Kur'an'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasının Katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı. (Nisa Suresi, 82)
De ki: "Düşündünüz mü hiç; eğer size Allah'ın azabı gelirse ya da saat (kıyamet) gelip çatarsa, Allah'tan başkasını mı çağıracaksınız? Eğer doğru sözlüler iseniz (çağırın bakalım.)" (En’am Suresi, 40)
De ki: "Düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alıverir ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah'tan başka getirebilecek ilah kimdir?" Bak, Biz nasıl ayetleri 'çeşitli biçimlerde açıklıyoruz da' sonra onlar (yine) sırt çevirip-engelliyorlar? (En’am Suresi, 46)
De ki: "Düşündünüz mü hiç; size Allah'ın azabı apansız ya da açıktan geliverirse, zulme sapan kavimden başkası mı yıkıma uğrayacak?" (En’am Suresi, 47)
De ki: "Size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum ve ben size bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden başkasına uymam." De ki: "Kör olanla, gören bir olur mu? Yine de düşünmeyecek misiniz?" (En’am Suresi, 50)
Kavmi onunla çekişip-tartışmaya girdi. Dedi ki: "O beni doğru yola erdirmişken, siz benimle Allah konusunda çekişip-tartışmaya mı girişiyorsunuz? Sizin O'na şirk koştuklarınızdan ben korkmuyorum, ancak Allah'ın benim hakkımda bir şey dilemesi başka. Rabbim, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?" (En’am Suresi, 80)
Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Öğüt alıp düşünmesini bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıkladık. (En’am Suresi, 126)
"Yetimin malına, o erginlik çağına erişinceye kadar -o en güzel (şeklin) dışında- yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı doğru olarak yapın. Hiçbir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman -yakınınız dahi olsa- adil olun. Allah'ın ahdine vefa gösterin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz." (En’am Suresi, 152)
Ey Ademoğulları, Biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size 'süs kazandıracak bir giyim' indirdik (var ettik). Takva ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler. (Araf Suresi, 26)
Andolsun, Biz de Firavun aile (çevre)sini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık. (Araf Suresi, 130)
Bir zamanlar dağı, sanki bir gölgelikmiş gibi üstlerine geçirmiştik. Onlar ise neredeyse tepelerine düşecek sanmışlardı. (Onlara demiştik ki:) "Size verdiklerimize sımsıkı sarılın ve onda olanı düşünün, ki sakınasınız." (Araf Suresi, 171)
Eğer Biz dileseydik, onu bununla yükseltirdik. Ama o yere meyletti (veya yere saplandı), hevasına uydu. Onun durumu, üstüne varsan dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu böyledir. Artık gerçek haberi onlara aktar. Ki düşünsünler. (Araf Suresi, 176)
Sahiplerinde (ya da arkadaşları olan peygamberde) delilikten hiçbir şey olmadığını düşünmüyorlar mı? O, apaçık bir uyarıcıdan başkası değildir. (Araf Suresi, 184)
(Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Araf Suresi, 201)
Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar. (Tevbe Suresi, 126)
Şüphesiz sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden, işleri evirip-çeviren Allah'tır. O’nun izni olmadıktan sonra, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur, öyleyse O'na kulluk edin. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz? (Yunus Suresi, 3)
Dünya hayatının örneği, ancak gökten indirdiğimiz, onunla insanların ve hayvanların yediği yeryüzünün bitkisi karışmış olan bir su gibidir. Öyle ki yer, güzelliğini takınıp süslendiği ve ahalisi gerçekten ona güç yetirdiklerini sanmışlarken (işte tam bu sırada) gece veya gündüz ona emrimiz gelmiştir de, dün sanki hiçbir zenginliği yokmuş gibi, onu kökünden biçilip atılmış bir durumda kılmışız. Düşünen bir topluluk için Biz ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Yunus Suresi, 24)
De ki: "Düşündünüz mü hiç, eğer O'nun azabı size gece veya gündüz geliverirse, suçlu-günahkarlar, bunu ne diye erkene almak istiyorlar?" (Yunus Suresi, 50)
Bu iki grubun örneği; kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Örnekçe bunlar eşit olur mu? Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz? (Hud Suresi, 24)
"Ey kavmim, ben onları kovarsam, Allah'tan (gelecek azaba karşı) bana kim yardım edecek? Hiç düşünmez misiniz?" (Hud Suresi, 30)
Ve O, yeri yayıp uzatan, onda sarsılmaz-dağlar ve ırmaklar kılandır. Orada ürünlerin her birinden ikişer çift yaratmıştır; geceyi gündüze bürümektedir. Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Ra’d Suresi, 3)
Peki, sana Rabbinden indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen kişi, o görmeyen (a'ma) gibi midir? Ancak temiz akıl sahipleri öğüt alıp-düşünebilirler. (Ra’d Suresi, 19)
Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah insanlar için örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler. (İbrahim Suresi, 25)
İşte bu (Kur'an) uyarılıp korkutulsunlar, gerçekten O'nun yalnızca bir tek İlah olduğunu bilsinler ve temiz akıl sahipleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir bildirip-duyurma (bir belağ)dır. (İbrahim Suresi, 52)
Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için ayetler vardır. (Nahl Suresi, 11)
Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır. (Nahl Suresi, 13)
Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz? (Nahl Suresi, 17)
(Onları) Apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kur'an'ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye. (Nahl Suresi, 44)
Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 69)
Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder; çirkin utanmazlıklardan (fahşadan), kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz. (Nahl Suresi, 90)
Andolsun, Biz bu Kur'an'da çeşitli açıklamalar yaptık, öğüt alıp-düşünsünler diye. Oysa bu, onların daha uzaklaşmalarından başkasını arttırmıyor. (İsra Suresi, 41)
İnsan önceden, hiçbir şey değilken, gerçekten Bizim onu yaratmış bulunduğumuzu (hiç) düşünmüyor mu? (Meryem Suresi, 67)
"Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür veya içi titrer-korkar." (Taha Suresi, 44)
Böylece Biz onu, Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda korkulacak şeyleri türlü şekillerde açıkladık; umulur ki korkup-sakınırlar ya da onlar için düşünme (yeteneğini) oluşturur. (Taha Suresi, 113)
Onlar, yine de o sözü (Kur'an'ı) gereği gibi düşünmediler mi, yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi? (Müminun Suresi, 68)
"Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?" (Müminun Suresi, 85)
(Bu,) İndirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız bir sûredir. İçinde, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz diye apaçık ayetler indirdik. (Nur Suresi, 1)
Ey iman edenler, evlerinizden başka evlere, yakınlık kurup (izin almadan) ve (ev halkına) selam vermeden girmeyin. Bu sizin için daha hayırlıdır; umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz. (Nur Suresi, 27)
Andolsun bunu, onların arasında öğüt alıp-düşünsünler diye çeşitli biçimlerde açıkladık. Ama insanların çoğu nankörlük edip ayak direttiler. (Furkan Suresi, 50)
O, gece ile gündüzü birbiri ardınca kılandır; öğüt alıp-düşünmek isteyenler ya da şükretmek isteyenler için. (Furkan Suresi, 62)
Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, Kendisi'ne dua ettiği zaman icabet eden, kötülüğü açıp gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber başka bir İlah mı? Ne az öğüt-alıp düşünüyorsunuz. (Neml Suresi, 62)
Andolsun, ilk nesilleri yıkıma uğrattıktan sonra, Musa'ya, insanlar için (gözleri hikmetle açıp aydınlatacak) basiretler, hidayet ve rahmet olmak üzere kitap verdik. Umulur ki, öğüt alıp-düşünürler diye. (Kasas Suresi, 43)
(Musa'ya) Seslendiğimiz zaman da, sen Tur'un yanında değildin. Ancak Rabbinden bir rahmet olmak üzere senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için (gönderildin). Umulur ki, öğüt alıp düşünürler diye. (Kasas Suresi, 46)
Andolsun, Biz öğüt alıp-düşünsünler diye, sözü birbiri ardınca dizip-indirdik. (Kasas Suresi, 51)
Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı? Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır. Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkar ediyorlar. (Rum Suresi, 8)
Onda 'sükun bulup durulmanız' için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Rum Suresi, 21)
Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti. Sizin O'nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz? (Secde Suresi, 4)
De ki: "Size bir tek öğüt veriyorum: “Allah için ikişer ikişer ve teker teker kıyam etmeniz, sonra düşünmeniz. Sizin sahibiniz (veya arkadaşınız olan Peygamber)de hiçbir delilik yoktur. O, yalnızca sizi, şiddetli bir azabın öncesinde uyarandır." (Sebe Suresi, 46)
Hiç mi öğüt alıp-düşünmüyorsunuz? (Saffat Suresi, 155)
(Bu Kur'an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir Kitap'tır. (Sad Suresi, 29)
Yoksa o, gece saatinde kalkıp da secde ederek ve kıyama durarak gönülden itaat (ibadet) eden, ahiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini umud eden (gibi) midir? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Şüphesiz, temiz akıl sahipleri öğüt alıp-düşünürler." (Zümer Suresi, 9)
Andolsun, Biz bu Kur'an'da, belki öğüt alıp-düşünürler diye, insanlar için her bir örnekten verdik. (Zümer Suresi, 27)
Allah, ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda (bir tür ölüme sokar). Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı verilmiş olanı(n ruhunu) tutar, öbürüsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Zümer Suresi, 42)
O, size ayetlerini gösteriyor ve sizin için gökten rızık indiriyor. İçten (Allah'a) yönelenden başkası öğüt alıp-düşünmez. (Mümin Suresi, 13)
Kör olanla (basiretle) gören bir olmaz; iman edip salih amellerde bulunanlarla kötülük yapan da. Ne az öğüt alıp-düşünüyorsunuz. (Mümin Suresi, 58)
Onlar için öğüt alıp-düşünmek nerede? Onlara, açıklayan bir elçi gelmişti. (Duhan Suresi, 13)
Belki onlar öğüt alıp-düşünürler diye, Biz onu (Kur'an'ı), senin dilinle kolaylaştırdık. (Duhan Suresi, 58)
Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Casiye Suresi, 13)
Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz? (Casiye Suresi, 23)
Artık onlar, kıyamet-saatinin kendilerine apansız gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir. Fakat kendilerine geldikten sonra öğüt alıp-düşünmeleri onlara neyi sağlar? (Muhammed Suresi, 18)
Öyle olmasa, Kur'an'ı iyiden iyiye düşünmezler miydi? Yoksa birtakım kalpler üzerinde kilitler mi vurulmuş? (Muhammed Suresi, 24)
Musa (olayın)da da (düşündürücü ayetler vardır). Hani Biz onu açık bir delille Firavun'a göndermiştik; (Zariyat Suresi, 38)
Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz. Yeri de Biz döşeyip-yaydık; ne güzel döşeyici(yiz). Ve Biz, herşeyi iki çift yarattık. Umulur ki, öğüt alıp-düşünürsünüz. (Zariyat Suresi, 47-49)
Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)
Onlar hala Kur'an'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasının Katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı. (Nisa Suresi, 82)
De ki: "Düşündünüz mü hiç; eğer size Allah'ın azabı gelirse ya da saat (kıyamet) gelip çatarsa, Allah'tan başkasını mı çağıracaksınız? Eğer doğru sözlüler iseniz (çağırın bakalım.)" (En’am Suresi, 40)
De ki: "Düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alıverir ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah'tan başka getirebilecek ilah kimdir?" Bak, Biz nasıl ayetleri 'çeşitli biçimlerde açıklıyoruz da' sonra onlar (yine) sırt çevirip-engelliyorlar? (En’am Suresi, 46)
De ki: "Düşündünüz mü hiç; size Allah'ın azabı apansız ya da açıktan geliverirse, zulme sapan kavimden başkası mı yıkıma uğrayacak?" (En’am Suresi, 47)
De ki: "Size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum ve ben size bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden başkasına uymam." De ki: "Kör olanla, gören bir olur mu? Yine de düşünmeyecek misiniz?" (En’am Suresi, 50)
Kavmi onunla çekişip-tartışmaya girdi. Dedi ki: "O beni doğru yola erdirmişken, siz benimle Allah konusunda çekişip-tartışmaya mı girişiyorsunuz? Sizin O'na şirk koştuklarınızdan ben korkmuyorum, ancak Allah'ın benim hakkımda bir şey dilemesi başka. Rabbim, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?" (En’am Suresi, 80)
Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Öğüt alıp düşünmesini bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıkladık. (En’am Suresi, 126)
"Yetimin malına, o erginlik çağına erişinceye kadar -o en güzel (şeklin) dışında- yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı doğru olarak yapın. Hiçbir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman -yakınınız dahi olsa- adil olun. Allah'ın ahdine vefa gösterin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz." (En’am Suresi, 152)
Ey Ademoğulları, Biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size 'süs kazandıracak bir giyim' indirdik (var ettik). Takva ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler. (Araf Suresi, 26)
Andolsun, Biz de Firavun aile (çevre)sini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık. (Araf Suresi, 130)
Bir zamanlar dağı, sanki bir gölgelikmiş gibi üstlerine geçirmiştik. Onlar ise neredeyse tepelerine düşecek sanmışlardı. (Onlara demiştik ki:) "Size verdiklerimize sımsıkı sarılın ve onda olanı düşünün, ki sakınasınız." (Araf Suresi, 171)
Eğer Biz dileseydik, onu bununla yükseltirdik. Ama o yere meyletti (veya yere saplandı), hevasına uydu. Onun durumu, üstüne varsan dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu böyledir. Artık gerçek haberi onlara aktar. Ki düşünsünler. (Araf Suresi, 176)
Sahiplerinde (ya da arkadaşları olan peygamberde) delilikten hiçbir şey olmadığını düşünmüyorlar mı? O, apaçık bir uyarıcıdan başkası değildir. (Araf Suresi, 184)
(Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Araf Suresi, 201)
Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar. (Tevbe Suresi, 126)
Şüphesiz sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden, işleri evirip-çeviren Allah'tır. O’nun izni olmadıktan sonra, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur, öyleyse O'na kulluk edin. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz? (Yunus Suresi, 3)
Dünya hayatının örneği, ancak gökten indirdiğimiz, onunla insanların ve hayvanların yediği yeryüzünün bitkisi karışmış olan bir su gibidir. Öyle ki yer, güzelliğini takınıp süslendiği ve ahalisi gerçekten ona güç yetirdiklerini sanmışlarken (işte tam bu sırada) gece veya gündüz ona emrimiz gelmiştir de, dün sanki hiçbir zenginliği yokmuş gibi, onu kökünden biçilip atılmış bir durumda kılmışız. Düşünen bir topluluk için Biz ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Yunus Suresi, 24)
De ki: "Düşündünüz mü hiç, eğer O'nun azabı size gece veya gündüz geliverirse, suçlu-günahkarlar, bunu ne diye erkene almak istiyorlar?" (Yunus Suresi, 50)
Bu iki grubun örneği; kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Örnekçe bunlar eşit olur mu? Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz? (Hud Suresi, 24)
"Ey kavmim, ben onları kovarsam, Allah'tan (gelecek azaba karşı) bana kim yardım edecek? Hiç düşünmez misiniz?" (Hud Suresi, 30)
Ve O, yeri yayıp uzatan, onda sarsılmaz-dağlar ve ırmaklar kılandır. Orada ürünlerin her birinden ikişer çift yaratmıştır; geceyi gündüze bürümektedir. Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Ra’d Suresi, 3)
Peki, sana Rabbinden indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen kişi, o görmeyen (a'ma) gibi midir? Ancak temiz akıl sahipleri öğüt alıp-düşünebilirler. (Ra’d Suresi, 19)
Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah insanlar için örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler. (İbrahim Suresi, 25)
İşte bu (Kur'an) uyarılıp korkutulsunlar, gerçekten O'nun yalnızca bir tek İlah olduğunu bilsinler ve temiz akıl sahipleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir bildirip-duyurma (bir belağ)dır. (İbrahim Suresi, 52)
Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için ayetler vardır. (Nahl Suresi, 11)
Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır. (Nahl Suresi, 13)
Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz? (Nahl Suresi, 17)
(Onları) Apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kur'an'ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye. (Nahl Suresi, 44)
Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 69)
Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder; çirkin utanmazlıklardan (fahşadan), kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz. (Nahl Suresi, 90)
Andolsun, Biz bu Kur'an'da çeşitli açıklamalar yaptık, öğüt alıp-düşünsünler diye. Oysa bu, onların daha uzaklaşmalarından başkasını arttırmıyor. (İsra Suresi, 41)
İnsan önceden, hiçbir şey değilken, gerçekten Bizim onu yaratmış bulunduğumuzu (hiç) düşünmüyor mu? (Meryem Suresi, 67)
"Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür veya içi titrer-korkar." (Taha Suresi, 44)
Böylece Biz onu, Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda korkulacak şeyleri türlü şekillerde açıkladık; umulur ki korkup-sakınırlar ya da onlar için düşünme (yeteneğini) oluşturur. (Taha Suresi, 113)
Onlar, yine de o sözü (Kur'an'ı) gereği gibi düşünmediler mi, yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi? (Müminun Suresi, 68)
"Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?" (Müminun Suresi, 85)
(Bu,) İndirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız bir sûredir. İçinde, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz diye apaçık ayetler indirdik. (Nur Suresi, 1)
Ey iman edenler, evlerinizden başka evlere, yakınlık kurup (izin almadan) ve (ev halkına) selam vermeden girmeyin. Bu sizin için daha hayırlıdır; umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz. (Nur Suresi, 27)
Andolsun bunu, onların arasında öğüt alıp-düşünsünler diye çeşitli biçimlerde açıkladık. Ama insanların çoğu nankörlük edip ayak direttiler. (Furkan Suresi, 50)
O, gece ile gündüzü birbiri ardınca kılandır; öğüt alıp-düşünmek isteyenler ya da şükretmek isteyenler için. (Furkan Suresi, 62)
Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, Kendisi'ne dua ettiği zaman icabet eden, kötülüğü açıp gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber başka bir İlah mı? Ne az öğüt-alıp düşünüyorsunuz. (Neml Suresi, 62)
Andolsun, ilk nesilleri yıkıma uğrattıktan sonra, Musa'ya, insanlar için (gözleri hikmetle açıp aydınlatacak) basiretler, hidayet ve rahmet olmak üzere kitap verdik. Umulur ki, öğüt alıp-düşünürler diye. (Kasas Suresi, 43)
(Musa'ya) Seslendiğimiz zaman da, sen Tur'un yanında değildin. Ancak Rabbinden bir rahmet olmak üzere senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için (gönderildin). Umulur ki, öğüt alıp düşünürler diye. (Kasas Suresi, 46)
Andolsun, Biz öğüt alıp-düşünsünler diye, sözü birbiri ardınca dizip-indirdik. (Kasas Suresi, 51)
Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı? Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır. Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkar ediyorlar. (Rum Suresi, 8)
Onda 'sükun bulup durulmanız' için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Rum Suresi, 21)
Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti. Sizin O'nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz? (Secde Suresi, 4)
De ki: "Size bir tek öğüt veriyorum: “Allah için ikişer ikişer ve teker teker kıyam etmeniz, sonra düşünmeniz. Sizin sahibiniz (veya arkadaşınız olan Peygamber)de hiçbir delilik yoktur. O, yalnızca sizi, şiddetli bir azabın öncesinde uyarandır." (Sebe Suresi, 46)
Hiç mi öğüt alıp-düşünmüyorsunuz? (Saffat Suresi, 155)
(Bu Kur'an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir Kitap'tır. (Sad Suresi, 29)
Yoksa o, gece saatinde kalkıp da secde ederek ve kıyama durarak gönülden itaat (ibadet) eden, ahiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini umud eden (gibi) midir? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Şüphesiz, temiz akıl sahipleri öğüt alıp-düşünürler." (Zümer Suresi, 9)
Andolsun, Biz bu Kur'an'da, belki öğüt alıp-düşünürler diye, insanlar için her bir örnekten verdik. (Zümer Suresi, 27)
Allah, ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda (bir tür ölüme sokar). Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı verilmiş olanı(n ruhunu) tutar, öbürüsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Zümer Suresi, 42)
O, size ayetlerini gösteriyor ve sizin için gökten rızık indiriyor. İçten (Allah'a) yönelenden başkası öğüt alıp-düşünmez. (Mümin Suresi, 13)
Kör olanla (basiretle) gören bir olmaz; iman edip salih amellerde bulunanlarla kötülük yapan da. Ne az öğüt alıp-düşünüyorsunuz. (Mümin Suresi, 58)
Onlar için öğüt alıp-düşünmek nerede? Onlara, açıklayan bir elçi gelmişti. (Duhan Suresi, 13)
Belki onlar öğüt alıp-düşünürler diye, Biz onu (Kur'an'ı), senin dilinle kolaylaştırdık. (Duhan Suresi, 58)
Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Casiye Suresi, 13)
Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz? (Casiye Suresi, 23)
Artık onlar, kıyamet-saatinin kendilerine apansız gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir. Fakat kendilerine geldikten sonra öğüt alıp-düşünmeleri onlara neyi sağlar? (Muhammed Suresi, 18)
Öyle olmasa, Kur'an'ı iyiden iyiye düşünmezler miydi? Yoksa birtakım kalpler üzerinde kilitler mi vurulmuş? (Muhammed Suresi, 24)
Musa (olayın)da da (düşündürücü ayetler vardır). Hani Biz onu açık bir delille Firavun'a göndermiştik; (Zariyat Suresi, 38)
Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz. Yeri de Biz döşeyip-yaydık; ne güzel döşeyici(yiz). Ve Biz, herşeyi iki çift yarattık. Umulur ki, öğüt alıp-düşünürsünüz. (Zariyat Suresi, 47-49)
Andolsun, Biz bunu bir
ayet olarak bıraktık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (Kamer Suresi, 15)
Andolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (Kamer Suresi, 17)
Andolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (Kamer Suresi, 22)
Andolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (Kamer Suresi, 32)
Andolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (Kamer Suresi, 40)
Andolsun Biz sizin benzerlerinizi yıkıma uğrattık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (Kamer Suresi, 51)
Andolsun, ilk inşa (yaratma)yı bildiniz; ama öğüt alıp-düşünmeniz gerekmez mi? (Vakıa Suresi, 62)
Şayet Biz bu Kur'an'ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. İşte Biz, belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekler veririz. (Haşr Suresi, 21)
Bir kahinin de sözü değildir. Ne az öğüt alıp-düşünüyorsunuz? (Hakka Suresi, 42)
Artık kim dilerse, öğüt alıp-düşünür. (Müddessir Suresi, 55)
Artık dileyen, onu 'düşünüp-öğüt alsın.' (Abese Suresi, 12)
Allah'tan ‘İçi titreyerek korkan’ öğüt alır-düşünür. (A’la Suresi , 10)
Andolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (Kamer Suresi, 17)
Andolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (Kamer Suresi, 22)
Andolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (Kamer Suresi, 32)
Andolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (Kamer Suresi, 40)
Andolsun Biz sizin benzerlerinizi yıkıma uğrattık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (Kamer Suresi, 51)
Andolsun, ilk inşa (yaratma)yı bildiniz; ama öğüt alıp-düşünmeniz gerekmez mi? (Vakıa Suresi, 62)
Şayet Biz bu Kur'an'ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. İşte Biz, belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekler veririz. (Haşr Suresi, 21)
Bir kahinin de sözü değildir. Ne az öğüt alıp-düşünüyorsunuz? (Hakka Suresi, 42)
Artık kim dilerse, öğüt alıp-düşünür. (Müddessir Suresi, 55)
Artık dileyen, onu 'düşünüp-öğüt alsın.' (Abese Suresi, 12)
Allah'tan ‘İçi titreyerek korkan’ öğüt alır-düşünür. (A’
SALAVATIN ÖNEMİ
Resulullah (sav)'a salat ve selam göndermek çok sevap getiren ve değerli
bir iştir. Çok salavat getirenin Allah, ahirette mevkisini yükseltir.
Allah Kuran’da şöyle buyurmaktadır :
"Şüphesiz, Allah
ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat
edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin." (Ahzab Suresi, 56)
Resulullah (sav)'ın
adı anıldığında O'na salat ve selam göndermeyenler, ahirette büyük
bir hayırdan mahrum kalacaklardır. Peygamberimiz (sav)'in bazı hadisleri
şöyledir:
"Kıyamet günü
bana en yakın olanlar ve şefaatime hak kazananlar, benim üzerime en
fazla salavat getirenlerinizdir." (Tirmizi)
"Her kim benim
üzerime salavat getirirse, Allah ona on misli mağfiret eder."
(Ebu Davud)
"Günlerin en faziletlisi
Cuma günleridir. O gün benim üzerime çok salavat getirin. Zira sizin
salavat ve selamlarınız melekler vasıtasıyla bana ulaştırılır."
(Ebu Davud)
"Cuma günü
ve Cuma gecesi bana çokça salavat getirin." (Beyhaki)
"Adım anıldığında
salavat getirin ve dua edin. Zira nerede olursanız olun, salat ve selamlarınız
bana ulaşır." (Ebu Davud)
Resulullah (sav)'a salat ve selam göndermenin tavsiye edildiği zamanlar:
1) Ezan okunurken:
Peygamberimiz
(sav) şöyle buyurmuştur: "Ezanı duyduğunuzda müezzinin söylediklerini
tekrar edin ve sonra bana salat gönderin. Bir salat ve selam için Allah
size on kat sevap verir." (Ahmed)
2) Camiye girerken
ve çıkarken:
Resulullah Efendimiz
(sav) camiye girerken ve çıkarken salat ve selam okurdu. Hz. Ali
(r.a.), "Camiye girdiğinizde Resulullah'a salat edin." (Ahmed)
buyuruyor.
3) Cenaze namazında:
Peygamberimiz
(sav)'in sünnetine göre cenaze namazının sonunda Peygamberimiz
(sav)'e salat (Allahümme salli ve Allahümme barik) okunur.
4) Duaların sonunda:
Hz. Ömer
(r.a.): "Resulullah'a salat okunana kadar okunan dua, yerle
gök arasında durur."
5) Cuma gününde:
Peygamberimiz
(sav) şöyle buyuruyor: "Cuma günleri çok salat okuyun. Çünkü o
gün melekler yanınızdadır. Kim bana salat ve selam gönderirse daha
sözü bitmeden bana ulaşır." (Nesei)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder